Robinson’un hamuru

Bir yiğit ıssız adaya düşse gör başına neler gelir kurgusal kalıbını anlatan hikâyelere “robinsonad” deniyor dünya edebiyatında ve hemen her kıtada, her dilde, her anlatı geleneğinde bir karşılığı var bu türün. Dünyada en çok bilineni herhalde Daniel Defoe’nunki. Ancak en esaslısının o olduğu anlamına gelmiyor bu.

Michel Tournier’in Cuma’sını (Ayrıntı Yayınları, Çev: Melis Ece) okuduğumdan bu yana Defoe’nun Robinson Crusoe’sunun karizma bağlamında bir hayli erozyona uğradığını söylemeliyim. Defoe’nun Robinson’unu çocukken okumuş, adamın yaptıklarını pek içime sindirememiştim. O versiyonda bana en sıcak gelen taraf, adada tanışılan siyahînin adının Cuma konmasıydı. O yaşımda etraftaki Cumaaliler nedeniyle “Acaba Cuma böyle biri miydi?” diye düşünmek için hayal gücümü çalıştırıyordum. Orijinal Robinson hikâyesinin detaylarını çok iyi hatırlamıyorum, dedim ya geçmiş zaman. Ama medeniyet-i garba ilişkin her şeye gün geçtikçe biraz daha şüpheyle bakan zihnim Tournier’in adını Cuma koyduğu kitabındaki kimi işaretleri giderek daha anlamlı bulmaya temayül gösteriyor.

robinson-crusoe-shows-friday-the-use-of-firearms-c45fy8Defoe, Robinson’unda batan bir gemiden çıkılan ıssız adada, can yoldaşı bir kölenin de yardımıyla medeniyeti bir kez daha inşa edip adayı “yaşanılır kılma” çabasını yüceltiyordu hatırlayacağınız üzere. Robinson, yalnızca kendisi için bir medeniyet yaratmakla yetinmeyip Cuma’yı da onun parçası kılmaya çalışıyordu. Cuma’nın medeniyetten nasibini alması için, bir dizi pis işi yapmak zorunda olması bir yana sıkı ve acılı bir tedrisattan geçmesi de gerekiyordu. Robinson hikâyenin sonunda adanın yakınlarından geçmekte olan bir gemiye atlayıp tekrar medeniyete kavuşacak, Cuma’yı da yanında götürecekti.

Michel Tournier, okyanusların ev sahipliği ettiği sömürgecilik akıntılarından da esinlenerek bu hikâyeyi yeniden okudu Cuma’da, hem de 1967’de. Fransa 1968’e hazırlanıyor, sömürgecilikle edindiği maddi ve manevi besi kaynaklarıyla hesaplaşıyordu. Medeniyet de, Robinson da mutlak iyi değillerdi artık. Her ikisi de sorgulanıyor, Cuma’nın kara derisi Robinson’un aynası haline geliyordu. Daha doğrusu, beyaz adam siyah deriden nasıl yansıdığını fark etmiş, bu yeni farkındalılıkla ne halt edeceğini bilemez halde küçük çaplı bir depresyona gark olmuştu. Bu nedenle Tournier’in anlattığı Robinson’un, Defoe’nunki kadar kendinden emin ve karizmatik olması pek mümkün görünmüyor, Cuma’nın medeniyetten nasiplenmemiş olması da benzer şekilde eskisi kadar istenmeyen bir durum ilan edilemiyordu. Tournier’in ana tema olarak değilse bile vazgeçilmez sorunsal olarak işlediği konulardan biri ise Cuma ve Robinson’un adayla kurdukları ilişkinin farklılığıydı. 

Evvela, Tournier’in Robinson’u tıpkı Defoe’nunki gibi adada, gemiden arta kalanlarla medeniyet inşasına girişiyor, ne var ki sık sık başarısızlığa uğruyordu. Medeniyet ıssız bir adaya düşerseniz yanınızda götüreceğiniz üç şeyden biri değildi belli ki. Çünkü ne takvim, ne yasalar, ne ada hayvanlarına kimi hayali görevler vererek oluşturduğu idari mekanizmalar akıl ve beden sağlığını korumaya yetmiyor, Robinson sık sık başarısızlık duygusuyla sarsılıyordu. Bu sarsılma zamanları onu hammaddesi olan çamura düşürüyordu: Robinson, hayatta kalma çabasının kendisini tahammülfersa derecede yorduğu zamanlarda bir mağaraya gidiyor çamurun ve kendi dışkısının içinde ölçemediği zamanlar geçiriyordu. Böylece kendi güçsüzlüğüyle yüzleşerek güç topluyor, ardından bir daha çamura düşmemek kaygısıyla sarılıyordu nesneler medeniyetine. Yine de yalnızlığın kolayca hazmedilebilecek bir şey olmadığını görüyordu. “…başka bir kişinin, yalnızca bizi durmak bilmeden rahatsız ettiği ve düşüncemizden kopardığı için değil, aynı zamanda yalnızca ortaya çıkıverme olasılığının bile, dikkatimizin sınırında yer alan ama her an bu dikkatin merkezine yerleşebilecek nesneler dünyasının üzerine belli belirsiz bir ışık fırlatan, güçlü bir oyalama unsuru oluşturduğunun farkına vardı.”

Bu yüzden yaptığı ilk işlerden biri bu tensel yalnızlığı gidereceği bir “araç” keşfetmek oldu: O araç, adanın, Speranza’nın “dişil doğası”ndan başkası değildi. “Robinson daha sonra bitkisel kanal olarak adlandıracağı şeyin eşiğinde birkaç gün tereddüt etti. Quillaja’nın (Peru ve Şili’de yetişen bir ağaç türü) yakınlarına, her seferinde pek de namusluca olmayan tavırlarla yaklaşıyor ve sonunda otların altında ikiye ayrılan dallarda, sanki iki kocaman kalçanın varlığını seziyordu. Sonunda yıldırım çarpmış ağacın üzerine çıplak olarak uzandı ve gövdesini kolları ile sardı, cinsel organı, iki dalın birleştiği yerde açılan küçük, köpüğümsü girintiye, uzun uzadıya düşünmeden daldı. Mutlu bir uyuşukluk içindeydi. Yarı kapalı gözleri, eğik taç yapraklarından ağır ve baş döndürücü buhurlu kokular yayan, kaymak gibi eti olan çiçeklerin dalgalar biçiminde salındığını görüyordu… Çiçek, bitkinin cinsel organıdır. Bitki, ondaki en parlak ve en kokulu şey olarak cinsel organını her gelene safça sunar. Robinson, herkesin başının üzerinde erkeklik ya da dişilik organını –kocaman, canlı renklerle bezenmiş, kokulu- gururla taşıyacağı yeni bir insanlık düşlüyordu.” Robinson’un aşk hikâyesi ağacın üzerinde gezen bir zehirli örümceğin penisine zerk ettiği bir miktar zehirle kâbusa dönüşse de, aşk kaçınılmazdı. Beyaz adamın spermlerini saçtığı alandaki bitki örtüsü değişti, otlar ve buğdaygiller yok oldu, yerini yeni bir bitki aldı. “Çok kısa bir sap üzerinde, yer hizasında tutamlar halinde yetişen, kenarı tırtıklı büyük yapraklardı. Yabanıl av kuşlarını anımsatan bir kokuya ve temrenimsi yapraklara sahip güzel, beyaz çiçekler ve çeneklerinden bol bol dışarıya taşan esmer ve büyük, çekirdeksiz etli meyveler veriyordu.”

Ama bu rüya uzun sürmedi. Robinson’un hayatına Cuma girdi. Cuma, Robinson için hem yeni bir meşguliyet hem de medeniyet yolundaki başlıca yardımcıydı. Cuma, hayatını kurtaran Robinson’a saygıda kusur etmiyor, öğrettiklerini öğreniyor, emirlerini uyguluyor, ancak bunları sırf Robinson istediği için yaptığını da kendisinden bir şey talep edilmediğinde yalnızca durarak, uyuyarak ya da oynayarak gösteriyordu. Robinson bunu anlayabilirdi, tabii eğer Cuma ona asla affedemeyeceği bir “kazık”la gelmemiş olsaydı. Birgün Robinson, lüffan adını verdiği kızlarının (adayla birleşmesinden doğan çiçekler) orta yerinde, adayla yeniden bir kez daha birleşmenin haz dolu hazırlığını yaparken olanlar oldu: “Yaprakların arasındaki siyah iki küçük kalçayı fark etti… Yıldırımla vurulmuş gibi, gözleri önünde olup bitmekte olan katıksız alçaklığı seyrediyordu. Speranza bir zenci tarafından kepaze edilmiş, kirletilmiş, hakarete uğramış ha! Birkaç hafta içinde lüffanlar işte tam burada çiçek açacaklardı! Bir tekmeyle Cuma’yı ayağa kaldırdı, bir yumrukla onu yeniden otların üzerine serdi.” Çünkü Cuma, beyaz adamdan öğrenmemesi gereken tek şeyi öğrenmiş, adayı becermişti.

Tournier’e göre Cuma ile Robinson’un yıldızı pek barışmadı bundan sonra. Robinson adayı terk ederken Cuma’yı götürmedi ya da Cuma’ydı aslında onunla medeniyete yolculuk etmek istemeyen.

Aslına bakarsanız, tek başına bir ıssız adaya düşme fantazisinin ilk kurgucusu Tournier olmadığı gibi Defoe da değildi. Defoe kendi Robinson’una öncü ve “medenileştirici” bir rol veriyor, Tournier ise “Yok ya” deyip Robinson’un adadan ardına bile bakmadan kaçabileceğini söylüyordu. Çünkü her ikisinin de anlatısının üzerinde “İnsan adada ne yapar?” sorusuna verilen bir “Medeniyet kurar” cevabı vardı. Ayrıldıkları nokta ise medeniyetin ahlakî niteliklerine yükledikleri değerdi. Defoe’nun medeniyeti yüce, Tournier’in medeniyeti ise pespayeydi. Ama çok daha eskiden yazılmış bir başka ıssız adaya düşen adam hikâyesi bambaşka bir alternatif sunuyordu aslında. 12. yüzyılda yaşayan İbn Tufeyl’in Hay bin Yakzan’ında medeniyet değil yaratılış sorgulanıyordu. Üstelik İbn Tufeyl kendi yiğidinin adaya bir gemi vs. ile gitmemiş olma ihtimalini de dışarıda bırakmadan anlatıyordu derdini. İbn Tufeyl’in anlatısında ada icadın ve müdahalenin değil, keşfin ve tahayyülün mekânıydı. İbn Tufeyl, Hay bin Yakzan’ın tropikal bir adada nasıl olup da ortaya çıktığını iki varsayımla anlatıyordu evvela. Bunlardan biri çocuğunu bir sepete koyarak akarsuya bırakan bir kadınla başlıyor ve İbn Tufeyl bu ihtimal üzerinde fazla durmuyordu. Diğer ihtimal ise, hava, toprak, su ve güneş ışınlarının zaman içerisinde insanın ortaya çıkması için gereken koşulları yarattığı ve bu sayede ıssız bir adada bir ademoğlunun ortaya çıkıverdiği şeklindeydi. Tüm dinî anlatılarla açıkça çelişen bu hikâyenin gelişimi canın, doğa kanunlarının, aklın ve sonra da bütün bunları var eden bir tanrının keşfine ulaşıyordu. 

yaqz20h6İbn Tufeyl’in öyküsünde de ada ve çamur merkezî bir işlev görüyordu: “Adanın bir yerinde bir miktar toprak zaman içinde mayalanmış hamur durumunu alır. Bu çamur giderek öyle bir kıvama erer ki, sıcak kısmı soğuk kısmına, kuru bölümü yaş bölümüne iyice karışır. Bu nitelikler birbiriyle öylesine kaynaşır ki, sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kuruluk arasında tam bir uyum ve denge oluşur. Mayalanan çamur oldukça büyük bir kütledir. Kütlenin bölümleri arasında birleşim ayrımları, dolayısıyla insan doğasına uygunluk ve dört sıvının –kan, balgam, safra ve sevda/meni- oluşumuna yetenek kazanma bakımından ayrımlar ve aykırılıklar vardır. Kütle içinde en yetkin birleşim, yani en uyumlu ve insan doğasına en çok benzeyen bölüm orta kısmıdır… Çamur, geçirdiği bu oluşumlardan sonra ruhu kabule hazır duruma gelmiştir. Bunun üzerine Tanrı’ya ilişkinliği ve özgülüğü nedeniyle “Tanrı emri” olarak anılan ruh, yuvanın ortasındaki küçük kabarcığı dolduran ince (latif) cisimle bir daha ayrılmayacak biçimde birleşir.” Hay, bir ceylan tarafından beslenip büyütülür sonra. Adadaki hiçbir şeye benzemediğinin farkındadır, bu benzemezliğin temelinde ise hayatta kalmaktan başka bir şeylere de kafayı takması vardır. Hay, önce ölen anne ceylanın bedeninde canı, sağlığı, ruhu, beyni arar. Bunlara ilişkin önermeler geliştirir: “Beyinde çok sayıda ruh vardır. Çünkü beyin dağıtım merkezidir. Bu nedenle beyinle ilişiği kesilen, dolayısıyla ruhtan yoksun kalan bir organ canlılığını yitirir, işçi tarafından kullanılmayarak atılan araç durumuna döner. Hayvansal ruh eğer gövdeden çıkar, tükenir ya da başka bir biçimde yok olursa tüm gövde cansız kalır. Dirim, ölüme dönüşür.”

Sonra arayacağı şey ise kendisinin alemle arasında nasıl bir ilişkisi olduğu sorusunun cevabıdır: “Tüm nesneler gerçekte birdi. Birbirlerinden ayrıldıkları yan yalnızca kimilerinin barındırdıkları araçlar aracılığı ile bir takım eylemlerde bulunmalarıydı.” Araştırmaları Hay’ı vahdet-i vücud düşüncesine götürür. Yine de onları birbirinden ayrıştıran niteliklerini veren şeyi araştırmaya devam eder: Bunca kaotik bir varoluş nasıl olur da kendini yok etmeden var olmayı sürdürür? Hikâyenin bundan sonrasında alemi var eden bir aşkın güçten söz edilmeye başlanır. Bugünden okunduğunda (çünkü insanoğlu bir kez Defoe’nun ruh haline bulaşmıştır ne de olsa) Hay’ın ancak soru sormaktan yorulduğunda o aşkın gücün, yani yaratıcının varlığını akl ettiği görülür. Alemi görünenler ve görünmeyenler; nesneler ve hisler; hayvanlar, bitkiler, insanlar; şerefliler ve şerefsizler, canlılar ve cansızlar diye kategorilere ayırmaksızın tek bir aşkın çerçeve içinde tahayyül etmek pek mümkün değil artık, ancak Hay bunu yapabilecek durumdadır: “Hay, oluş ve bozuluş yurdu dünyadaki cisimleri teke indirgeyen, tek bir şey gibi değerlendirmesini sağlayan düşünüş biçimiyle gökler ve içerdiklerinin de aynı şekilde birleşik olduğu sonucuna vardı. Bütün gökler içerdikleriyle birlikte bağımsız bir Özne’ye muhtaç tek bir şeydi. Bu vargısından sonra evrene bir bütün olarak bakmaya, düşünmeye başladı.”

Hay’ın yapıp da bugünkü dindarların da artık yapamadıkları başka bir şey daha var görüldüğü üzere: Yaratılanla yaratan arasındaki kategorik ayrımı da ortadan kaldırmak. İşte tam da bu yüzden Hay bin Yakzan’ın, Tournier ya da Defoe’nun Robinsonlarından farklı olarak adada bir başkasına, oyalanacak nesnelere, yasalara, kuracak bir medeniyete gereksinimi yok… Anlamak, kavramak ve tahayyül etmek onun için yeterli. Fiiliyata dönüştürmek ise yalnıza zaruretle kaim. Yani hastalanmadıkça ilaç almaya gerek yok. Kendisiyle diğer nesneler ve nihayet yaratıcı arasında bir ötekilik ilişkisi kurmadığı için, Hay yaratıcı ve yaratısıyla, yaratının barındırdığı enerjiyle (Robinson ona vahşet derdi) didişmek zorunda değil. Yapması gereken tek şey hayatta kalmaya devam etmek. O yüzden İbn Tufeyl’in adadaki yiğidi, Robinson’dan çok Cuma’yı andırıyor. Robinson ıssız adaya bir gemi dolusu nesneyle gidip gene de kendisine iş çıkarırken, Hay bin Yakzan, Cuma olup adanın tadını çıkartabiliyor. Bu noktadan sonra bir Hay medeniyete düşse gör başına neler gelir diye sormaya geliyor sıra… İşte bu sorunun cevabıdır ki, Tournier’e beyaz adamı bir daha düşündürüyor. Yüzyıllardır tahayyül gücü beyaz adamın müze ve sanat galerilerine hapsedilen Hay’ın trajik varoluşu, modern dünya tarihinin karanlık bilinçdışında salınıp duruyor.

Not: 2008’de yazmış idim, nerede yayınlandığını hatırlamıyorum, muhtemelen Bant Dergisi’nin aynı yıl çıkmış sayılarından biridir…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s