İtibar, tasarruf ve negatif miras

Kendilerine verdikleri anlam sahip oldukları tasarruf kudreti oranında kıymetsizleştikçe güruhlaşan bu zümreyi oluşturan insanlar, başka bir ülkeyi fethe gitmedikleri gibi, yakacak gemilere de sahip değillerdi. Bunun yerine başlama noktalarını, zihinsel ve ahlaki evlerini, nihayet o eve dönebilecekleri yolları yakıp yıktılar. O evlerin yerine devasa ama o evler kadar sağlam olmadığını bildikleri binalar, o patikaların üstüne de tabiatın kolay kolay gözden kaybedip utancı geçmişe gömemeyeceği, dolayısıyla akılda tarih olarak kalacak asfalt yollar döktüler. Memlekette kendilerinden başka kimseye tahammül gösterememe halinin arkasında, en evvel kendilerine ait olandan tasarruf ederken sergiledikleri savurganlığın izi var. Yola çıktıkları andan itibaren üzerinde hak iddia ettikleri mülke dair öyle tasarruflarda bulundular ki, artık o mülk de, iddia ettikleri hak da tanınmaz halde. O mülk ve o hak bizzat o siyasi iddianın sahiplerinin suretine büründü. İşin kötü tarafı bu suretin bir odada kendisiyle yalnız kalınamayacak denli çirkin ve şedid olduğunun farkındalar.

devamı için…
https://www.artigercek.com/itibar-tasarruf-ve-negatif-miras

Gönül Eğlence ile Artı Akademi

Yeşiller Partisi Essen İl Başkanı ve Kuzey Ren Westfalya Eyalet Teşkilatı Yönetim Kurulu Üyesi Gönül Eğlence ile önce referandum öncesi ve sonrasında Türkiyeli siyasi partilerin Almanya’da yaptıkları çalışmaları ve Almanya’daki Türkiyelilerin bu çalışmalara nasıl karşılık verdiklerini konuştuk. Ardından Türkiyeli siyasilerin Türkiye diasporası ile ilişkilerinin niteliğini, yurttaşlık kavramının bu bağlamda nasıl bir değişim geçirmekte olduğunu tartıştık.

İslamcı haset, intikamcı devlet…

İslamcıların da bir “Gezi”si olmuştu. Sekiz Yıllık Kesintisiz Eğitim mevzusunun geçtiği hafta Kızılay’da büyük bir eylem yapmışlardı, tarih 29 Temmuz 1997. Ama ne eylem? Bütün gazeteciler Eğitim Bakanlığı’nın önündeki beton teras gibi yerde toplanmıştık. Saatlerce kaldık orada. Güneşin altında susuzluktan kavrulduk. Adımımızı kalabalığa doğru attığımız anda yumruklanıyorduk, tekmeleniyorduk çünkü. Arkamızda da köpekli polisler vardı. Bakanlık tarafına geçmek istersek de onlar saldırıyorlardı. Bir ara başımıza su ve kola şişesi yağdı. İlk anda, nihayet bize içecek bir şeyler göndermenin yolunu buldu haber merkezindekiler diye hissettim. Düşünemedim bile. Oysa başımıza yağan eylemcilerin içine taş doldurdukları boş şişelerdi. Şiddeti kimseden öğrenecek değillerdi. İçlerinden fışkırıyordu. Damarlarında akıyordu. Nasıl ağrı, acı verilir iyi biliyorlardı. Polisler biz artık hareket edemez, kendimizi koruyamaz hale gelene kadar beklediler. Sonra su sıktılar eylemcilerin üstlerine. Sıhhiye’ye doğru gönderdiler kalabalığı. Biz de Kavaklıdere’ye, Meclis’e doğru yöneldik.  “Basına uzanan eller kırılsın” diye slogan atıyorduk dermansız. Taş çatlasa 50 kişiydik. 30 metre ya yürüdük ya yürümedik. Öyle bir saldırı geldi ki polisten bu kadar olur. Her birimizi bir köşeye yatırıp dövdüler. Bir polisin saçlarımdan sürükleyip Gökçek’in eylem için önceden hazır ettirdiği hendeğe attığını hatırlıyorum. Karnıma defalarca cop yediğimi. Bu sabah kalktım o günün haberlerine bakayım dedim bir daha. Kitlesel duygu ne demek onu anlamaya çalışıyorum çünkü, daha doğrusu İslamcılara persona’larını kazandıran kitlesel duyguların ne olabileceğini, bunların nasıl aktarıldığını vs.
Okuduğum haberlerden biri 31 Temmuz tarihli Akit’ten. Haberin altında bir not var, “polis kimden yana?” başlıklı, diyor ki:
“Vatandaşın demokratik tepkilerini dile getirmesine üstten gelen emir doğrultusunda polisin izin vermemesine hem vatandaşlar, hem polis isyan etti. Ankara’ya gelen vatandaşların büyük bir çoğunluğu, Ankara girişleri ile tren garı ve otobüs terminalinde bekletilirken, Kızılay Meydanı’nda polis vatandaşları engelledi. Bu duruma vatandaşlar kadar polisler de isyan etti. Bazı polis memurlarının, ‘Kardeşim biz de İmam-Hatipliyiz. Sizi destekliyoruz ama, emir demiri kesermiş. Yapacak hiçbir şeyimiz yok’ dedikleri duyuldu.”
Düşünün bu haberi o zamanın Akit’inden değil de Hürriyet’inden alsaydım, İmam Hatiplilerin şanına gölge düşürüyorum diye girişirdi şimdi bir dolu insan. Ama yok, Akit bir hak savunur gibi söylüyor mü’minlerin sirkatini.
Screen Shot 2017-04-22 at 10.22.01 (2)
Not: 28 Şubat’ta medyanın rolünün ne olduğunu ben de biliyorum. İslamcı kalabalığın medyaya öfkesini de anlayabiliyorum. Ama medya yöneticileri, sahipleri ile sokakta iş yapan muhabiri ayıramamalarını, kendi cemaat kültürlerine bağlıyorum. Ki bu cemaat kültürünün İslam’ın Allah’ın kuluna şah damarından yakın olduğunu, dolayısıyla doğruyu yanlıştan cemaate değil kendi vicdanına referansla, Allah’ın her an onu gözetlediğinin bilinciyle ayırması gerektiğini söyleyen, alabildiğine bireyci ve özgürlükçü ahlaki doktrinine taban tabana zıt, tam da Cahiliye’ye has bir asabiye fikrinden kaynaklandığını düşünüyorum. Hatta İslamcıların inşa etmek için uğraşıp durdukları lafzi Müslüman personanın gölgesinin Cahiliye olduğunu düşünüyorum (Jung’un tarif ettiği persona ve gölge). Daha da ileri gideyim. İslamcılık’ın mağduriyet temelli siyasi söyleminin Müslüman’ı, sürekli psyche’sinin gölge tarafında yaşamaya talim ettirmek suretiyle sakatladığını, bu yüzden İslamcılık denilen siyasetin Müslüman persona’ya yapılmış en büyük hakaret ve işkence olduğunu… Neyse…
Bir haber de Milliyet’ten, ertesi gün yayınlanmış. Saldırganların yeni polis olduğunu söylüyor, yani Refahyol döneminde işe alınan polisler. Eylem esnasında güvenliği sağlaması gereken çevik kuvvet ekibi gecikmiş Kızılay’a. Adeta ayak diremişler. Tıpkı 10 Ekim’de, Ankara Garı’nda, AKP’nin polislerinin yaptıkları gibi. Yani daha o zaman başlamış bu işler. Aslında çok öncesinde ya neyse… Bu konuda çooook mesafeler katettiler. O mesafeyi de eski suç ortaklarına borçlular.
Doğrudur, 8 Yıllık Kesintisiz Eğitim düzenlemesi İmam Hatiplerin yolunu tıkamak için yapılmıştı. Devlet İmam Hatiplere eyvallah diyerek ne büyük bir hata yaptığını anlamış ve Sünnilere verdiği bu ayrıcalığı geri almaya karar vermişti. Refah Partisi İHL meselesini o zaman devlete gözdağı vermek için kullandı. Kalabalığı sokaklara döküp, eğer beni alaşağı ederseniz bunlarla uğraşmak zorunda kalacaksınız, diyordu. Devlet haksızdı ama RP de pek haklı sayılmazdı. Alaşağı edildi, uğraşılacak kalabalık da taaa 2016 Temmuz’una kadar aktive edilmeksizin köşesinde bekledi. Sonra devletin gayrımeşru kolluk gücü olarak, eskiden Ülkücülere ait olan yeri doldurdular. Çünkü savunduğunuz parti iktidar olduğunda başınıza bu gelir. “Artık kıymetiniz kalmamıştır. Onun iktidarını korumak için her an gözden çıkartılabilecek bir et parçasına dönüşmüşsünüzdür. Muhalefette kalmak, kıymet görmektir.” Bunu da ben söylemiyorum. AKP’li bir ağabey muhalefet etmekten vazgeçmiyor oluşumu konformizmime bağlayıp bu meyanda sitemler etmişti. İnsan fani dünyada iki buçuk günlük iktidar için vazgeçer mi kendi kıymetinden? Neyse…
Buraya minik bir not: 8 Yıllık Kesintisiz Eğitim kalktı, yerine 4+4+4 diye alelacayip bir şey getirdiler. Anladığım kadarıyla artık eğitim sistemi diye bir şeyimiz yok. Ama çok İmam Hatip var, o İmam Hatipler de geçici istihdama dönen inşaat ve sanayi sektörlerine ucuz işçi olarak kiralanan kibirli ve itaatkar köleler olarak işlev görecekler. Toprağının bereketi sıfırlanmış köylülerin halden anlamaz ustabaşı olarak edinecekleri statü yetecek onlara. Çünkü nasılsa reizleri her balkon konuşmasında gözlerinin içine bakarak sunacak şükranlarını mevcudiyetlerine. Bunun bir kamera hilesi olduğunu bilseler de aldırmayacaklar. Memnun musunuz Müslümanlar? 
Sonuçta İslamcılar devlet oldular. Behzat Ç.’nin Akbaba’sı “cinayet oldum” demişti ya hani, onun gibi. Akbaba, “cinayet yoksa ben de yokum” diye devam etmişti sonra. Cinayet Şube’den bahsediyordu ama Cinayet Şube olacaksa cinayetin de olması lazımdı. Çıkılabilir mi bu işin içinden? İslamcıların başına da bu geldi. Cinayet oldular. Zannediyorlar ki devlet yoksa onlar da yok olacaklar. Oysa bu devlet, her devlet gibi, varlığını üzerine inşa ettiği herkesin haysiyetiyle, itibarıyla oynadı hem de en aşağılayıcı yollarla. Şimdi sıra İslamcılarda… (Geriye kimse kalmadı. Ya kimsenin haysiyetle oynamayan devlet diye bir şey icat edeceğiz ya da beylikler dönemine dönüyoruz arkadaşlar). Bugüne kadar vitrinine konmadıkları için mağdur edebiyatı yaptıkları devletin tüm yanlış işlerinin faturası onlara kesilecek. Müslümanlar, İslamcıların avuçlarına bıraktıkları haysiyet sorununun üstesinden gelemeyecekler. Kim olduklarını unutmak isteyecek kadar batacaklar utancın ve suçun içine (onlar utanmayacaklar elbette, utandırılacaklar). Sonra mı? Daha fazla utanmamak için unutacaklar kim olduklarını. Tarihçiler Cumhuriyet’in sekülerleşme projesinin bu dönemde tamama erdiğini yazacaklar. Öyle çok değil, birkaç senede bitecek bu iş. Sekülerleşmiş Sünni Müslümanlar bugünleri yalnızca Erdoğan ve yakınındaki birkaç çürümüşün işi gibi göstermek için ellerinden geleni yapacaklar o zaman. Din dendiğinde geriye kalan çok az tasavvuf ve bir hayli Alevilik olacak birkaç on yıl sonra. Çünkü şu yangın yerinden Sünni Müslümanlığı kurtarmak mümkün olmayacak. Zaten bu topraklara eldi Müslümanlığın bu biçimi. II. Abdülhamit’in kendi kıçını kurtarma projesi olarak birkaç mollaya ve Kürt aşiretine taşere ettiği bir asabiye rejimiydi (Ne fena ki tekke ve zaviyeleri ıslah etmek yerine kapatarak Mustafa Kemal ve arkadaşları da bu rejimin sürdürülebilir olmasını sağladılar). İlhamını Arabistan’dan alan şu son hali ise iyice dışarlıklı. Neyse ki çıktığı petrol kuyularına dönmesi uzun sürmeyecek. (İslamcı ağabeylere ve ablalara soralım, cebinizi Körfez değil de İran dolduruyor olsaydı bunca bağlanacak mıydınız Sünniliğe? Dilinizdeki İslam bu denli selefi olacak mıydı?)
Her kelam bir yere bağlanmak zorunda mı? Bu da bağlanmasın. Sade şu kadarını söyleyeyim.
İslamcılar Gezi’den korktular ama daha çok haset ettiler. O güzellikte, o denli haysiyetle bir iş yapabildikleri vaki değildir. 15 Temmuz sonrasında bile yapamadılar. Ne zaman sokağa çıksalar kendilerinden utandılar. Bakmayın siz, Erdoğan en çok ona oy verenlerden nefret ediyor. Şu an Orta Anadolu havzasıyla özdeşleştirilmek kadar ağır gelen bir şey yoktur ona. Bir de korucu aşiretlerle. Şehirli bir beyfendi olmaya çalışırken, gitti maraba sözcüsü oldu gene. Üstelik bütün siyasi kariyerini o marabayı medenileştirme fikri üzerine kurmuştu. Kendini tanka dur diyormuş gibi kolunu ileri doğru uzatan o heykel gibi görüyor şimdi. Dimdik, ayakta, herkes de farkında. Ama… Eksiğin, noksanın ne olduğunu siz söyleyin. Aman ha içinizden. Başınıza iş gelmesin. Kendi gözündeki imgesi böyle olanın, dilinden kibir eksik olmaz tabii. Yanlış anlamayın, bunların hiçbiri Erdoğan olmanın mazereti değil. Zaten, Üsküdar’dan, yani oturduğu mahalleden bile onay alamadı mübarek zatına. Bunun acısını kimden çıkartacağı ise çok belli.
Minicik bir not buraya: Erdoğan’ın baba değil, evin büyük oğlu arketipini taşıdığını düşünüyorum. Ne yaparsa yapsın, ne kadar haytalık ederse etsin, kardeşlerine ne denli şiddet gösterirse göstersin ilk gözağrısı. O yüzden yaptığı şeylere “halk”ın verdiği tepki, onaydan çok, “ne yapalım, bu da böyle çıktı, ya sabır” diyerek kederle kabullenme hali. “Halk” Erdoğan’ın kendisini mutlak bir felakete sürüklediğinin farkında. Ama eve ekmeği de o getiriyor. Kardeşlerine kötü davranıyor ama bunun için cezalandırılması yine aileye zeval verecek, o yüzden “halk” sürekli yeni kurbanlar sunuyor büyük oğlana. Yeşil Çam’ın mafya ağabey, okumuş savcı kardeş filmleri vardır ya. İşte oradaki ana motifinin acısını düşünün. Öyle bir halde “halk”. Küçük kardeşler acı çekse ve haklı olsalar da, büyük oğlanın cezalandırılmaması için her şeyi yaptı bugüne kadar, şu aşamadan sonra bu cezanın kendisine de kesilmemesi için elinden geleni yapacak. Ya da anlaşacak savcıyla ve kendini kurtarmak için bizzat teslim edecek büyük oğlanı avlamak isteyenlere. Açıklaması hazır: “Oğlum, ilk göz ağrım, ama haksızdı, adaletsizdi.” Kendini temize çıkartıp, diğer çocuklarının gözünde kahraman olduğunu düşünerek yaşayıp gidecek. “Halk” bu, hep kahraman hep haklı…
Bir daha not: Referandum öncesinde yaptığı en önemli stratejik hata, bindiği uçağı Hz. Muhammed’in Hz. Ebubekir’le birlikte saklandığı mağaraya benzetmesiydi. Belli ki İslamcılık’la, Müslümanlık’la alakası olmayan danışmanlarından biri söyletti bunu ona. Çünkü sıradan bir Müslüman bile bilir ki peygamber dokunulmazdır. Ömer, Osman, Ali, Ebubekir olabilirsin, Yusuf, İsa, İbrahim bile olabilirsin, ama kendi imgeni Muhammed’in imgesinin yanına iliştirirsen durum değişir. Bu irkiltir insanları, korkutur… Kutsalla dünyevi olan arasındaki sınır aşılmıştır. Artık kibrini saklayamadığın, aslında “bizden olmadığın” ama “bizimle oynadığın” ya da Allah muhafaza kafayı oynattığın anlamına gelir. Bu denli büyük bir hatayı ancak Müslümanları hiç tanımadığı gibi zekalarını ve vicdanlarını sonsuza kadar aşağılayabileceğini düşünen biri yaptırmış olabilir Erdoğan’a. Ha Erdoğan’ın yanındaki danışmanlar bilmiyor da AKP’liler çok mu biliyorlar Müslümanları? Yok artık onlar da bilmiyorlar. Yerli ve milli laflarını ne kadar çok tekrar ediyor ve ettiriyorlarsa o kadar bilmiyorlar. AKP’nin trajedisi bu. Başlangıçtan bu yana ne yaptığını, yaptıklarının nasıl sonuçlar verdiğini hiç bilmedi. Çünkü kibirli olmak bunu gerektirir.
Yeni bir siyaset aranacaksa Gezi’de aranacak yine. Sokak siyasetinden bahsetmiyorum. Şu anda Erdoğan sokağa çıkılsın diye yanıp tutuşuyordur. Çünkü dayak atacak insan arıyor fellik fellik. Başka türlü YSK eliyle cebellezi ettiği bir referandumu kimseye yutturamayacak da, unutturamayacak da. Gezi’nin sınıfsal içeriği, önerdiği nezaket, sükuneti, sesi, müziği, neşeyi, yaratıcılığı kullanma, sivil olanı işe koşma hali… AKP’nin ve AKP’lilerin, hadi adını koyalım Sünni İslamcılığın ve devletin arzu etse de giremeyeceği biçimlere girerek siyaset yapmamız lazım. Ne mi o? Bilmiyorum. Hep beraber icat edeceğiz.
Bir not da buraya: Son zamanlarda Gezi dendiği anda herkesin tüyleri diken diken. Zaten ordan bir şey çıkmamışmış. Bir Gezi eleştirisi modasıdır almış gidiyor. Çünkü Gezi’ye haset eden yalnızca İslamcılar değil, kemikleşmiş hiçbir siyaset hoşlanmadı Gezi’den. Çünkü kemikleşmiş siyasetler yeni şeyleri sevmezler, çünkü yeni şeyler yeni yollar, yeni diller bulmayı gerektirir. Yeni yol, yeni dil ise yeni yüz demektir. Oysa minnacık partilerin kıçı kırık yöneticileri bile yüzlerinin yerine yenilerinin gelmesini istemezler. 
İkincisi… Erdoğan en çok AKP’nin alternatifsizliğinin ekmeğini yiyor. Başka bir alternatif çıkmadığı sürece AKP’nin alıp yürüyeceğini düşünüyor. Fakat bu aslında AKP’yi bekleyen en büyük tehlike. Çünkü o kadar alternatifsiz kaldı ki şimdi dayak yeme sırası ona geldi gibi görünüyor. Küçük ama mide bulandıran şahsiyetlerle İslamcı eski tüfek ve acemiler arasında başlayan kavga mevzunun hangi minvalde yürüyeceğini ortaya koyuyor. Şöyle küçük sırlar vereyim. AKP’liler 15 Temmuz’dan beri Erdoğan’a ulaşamıyorlar, hiçbir dertlerini saraya bildiremiyorlar. Hatta devlette boşalan kadrolara kimlerin alınacağı konusunda söz söyleyemiyorlar. İhaleler koşa koşa MHP’lilere gidiyor. MÜSİAD yıllarca Gülencilerle uğraştıktan sonra şimdi de MHP’li kabadayı işadamlarıyla uğraşmak zorunda bırakılmaktan son derece rahatsız. Erdoğan’ın etrafındaki zıpçıktı danışman ordusuna takılıyor İslamcı ya da dindar diye bildiğimiz insanların ve çıkar gruplarının bütün talepleri. Arada bir araya gelip dertleşiyorlar ama korkudan kimseye bir şey diyemiyorlar. Şu anda herkesten daha yalnız öz-hakiki AKP’liler ve AKP seçmenleri. Ne mi yapalım onlarla? Bilmem ki. Hele bir şekillensin kavgaları da sonra düşünürüz. Bakalım kimden aman dileyecekler. Ha bu dediklerimi tekrar etmek onları kavgadan vazgeçirir mi? Vazgeçmek isterler ama bu kavga onlar istedi diye olmuyor, onlar vazgeçtikleri için de bitmeyecek. O yüzden korkularının ecele bir faydası olmayacak. Saray ve civarında istenmiyorlar. Hiç canları çekmese de o kavgaya girecek ve Erdoğan’a sadakatlerinin bizzat Erdoğan tarafından cezalandırıldığını görecekler. Yani İslamcılar şimdi vebal ödeyecekler. Ne mutlu onlara. Öbür tarafa kalmayacak hesapları. Olmaz diyenler düşünsün. Erdoğan’ın bugüne kadar kendisine gösterilen teveccühü cezasız bıraktığı vaki mi?
Bu kopuk kopuk ilerleyen yazının bir muradı yok aslında. Çünkü bu ara kafa toplamak ve başı sonu belli şeyler yazmak çok zor. Bir an umut, sonra deli bir karamsarlık, sonra tevekkeltü tealallah! Bütün bu geçişlerden öğrenmem gereken bir şey olsa gerek. O şeyi öğrenmeden bu dönem bitmeyecek sanki. İşte bu yüzden depresyon vakti değil. Kulakları, gözleri, yüreği ve aklı sonuna kadar açma vakti. Kendime diyorum.

Bu oylamada iki korku yarışıyor

Anayasa değişikliğiyle birlikte referandum süreci Türkiye’nin gündeminden düşmüyor. Sadece siyasi partiler değil toplum tabanı da bu gündem içinde kendine bir yol çiziyor. ‘Evet’ ‘Hayır’ kampanyalarıyla referanduma doğru giderken gazeteci-yazar Ayşe Çavdar içinde bulunduğumuz süreci anlattı.

Her iki tarafın da ortak “korku nesnesi” Erdoğan diyen Çavdar, “Erdoğan’ın yönetmediği bir Türkiye’den korkanlar, sahip oldukları ya da olmayı umdukları gücün, çıkarın zaten başka herhangi bir koşul altında paylarına düşmeyeceğinden emin olanlar” diyor.

Ayşe Çavdar‘la bir araya geldik. Korku nesnesinden referanduma, AB ilişkilerinden 17 Nisan’da ne olacak’a kadar pek çok konuyu konuştuk.

GÜLŞEN İŞERİ

– Türkiye referandumun eşiğinde. Bir yandan anayasa tartışmaları bir yandan da başkanlıkla ilgili yaşananlar… Bu süreci nasıl okumalı?

Türkiye bir oylamanın eşiğinde, ama bu oylama anayasa ile ilgili değil. Bu oylama daha çok, 2010’dan bu yana olanların hesabını ne yapacağız sorusunun cevabıyla ilgili?

Bütün bu süreçte olanları, kimseye hiçbir hesap sormadan öylece kabul edip, hatta hesap sormadığımız insanları güç sahibi kılmaya devam mı edeceğiz? Eğer bu yolu seçeceksek Türkiye Cumhuriyeti sahici bir devlet olacak mı? Bundan kastım Türkiye Cumhuriyeti, kendi yurttaşları nezdinde saygın, sözüne, vaadine güvenilebilecek, dolayısıyla yasalarına da uyulabilecek bir devlet olabilecek mi? Daha önce böyleydi demiyorum. Ama artık ve hele önerilen anayasa değişikliğiyle eskisinden çok daha az sahip olacak bu niteliklere.

Yoksa 2010’dan beri tutulan yolun yanlış ve hasarın da ağır olduğunu kabul edip her şeye baştan mı başlayacağız? Bu yanlış yola girilmesine neden olanlara hesap da sorabileceğimiz bir açıklığa ihtiyacımız olduğunu mu deklare edeceğiz? Eğer bunu yaparsak, Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumu kendi koyduğu kurallar çerçevesinde idare eden saygın bir devlet olup olmadığı meselesi halen sorgulanır olacak. Ancak en azından bu sorgulama yapılabilir ve bir hal çaresi üzerine birlikte düşünebilir de olacağız. Çünkü devletin tüm imkanlarıyla dayatılan bir “evet” yerine, her türlü saldırıya ve tehdide rağmen sahip çıktığımız bir “hayır”ımız olacak elimizde.

“2010’DAKİ OYLAMA SONRASINA DÖNMÜŞ OLACAĞIZ”

Devlet çocuklaşırken biz orunla çocuklaşmamış, yurttaş olgunluğu göstermiş olacağız. Bu oylamada “evet” diyenler, 1982 Anayasası’ndan bile tekçi, merkeziyetçi ve devleti öngörülemez kılan bir anayasal duruma -anayasaya değil- evet diyecekler. Ancak “hayır” diyenler, 1982 Anayasası’na “evet” demiş olmayacaklar, çünkü 1982 Anayasası zaten AKP tarafından büyük ölçüde değiştirilmişti.

2010’daki oylama sonrasına dönmüş olacağız teorik olarak. Pratikte ve siyasi olarak ise artık karşımızda o dönemin AKP’si ve o dönemin Erdoğan’ı yok. 2010’da aldıkları onayı ve elde ettikleri fırsatı fena halde heba etmiş, o oylama sonucunun ortaya koyduğu saygınlığı ve güveni kendi elleriyle yok etmiş, o saate kadar yaptıkları her iyi şeyi bizzat ve misliyle ortadan kaldırmış bir ekip var. Zaten o ekipte, Erdoğan’dan başka tanıdık yüz de yok. Yani Erdoğan’ın o dönemde dayandığı ekibin açtığı siyasi alan, başka, yalnız bizim değil o ekibin de tanımadığı simalar, düşünceler, talepler, arzular, yordamlar, stratejiler, taktikler ve siyasetlerle doldurulmuş durumda.

Şöyle de diyebiliriz, 2010 öncesindeki AKP, alelacayip bir binanın temeline gömülüp üzerine de beton dökülmüş gibi. Bu siyasi ekibe ne olduğunu anlamak için ciddi bir otopsiye ihtiyaç var. Çünkü böylesi bir otopsi, 2010’dan beri Türkiye’nin sürüklenmekte olduğu güzergahın kimler tarafından nasıl belirlendiğini de ortaya koyacak.

Dolayısıyla bu güzergahta ilerleyebilmek için ödenen bedellerin ve verilen kurbanların hesabını kime soracağımızı böyle bulacağız. Şimdilik yapılabilecek olan ise müteahhidi, andığım bu “medeni maktülleri” tarihe gömecek bu binayı daha fazla yükseltmeden durdurmaktan ibaret.

Gerisi: http://ortaksoz.com/2017/03/11/her-iki-tarafin-da-ortak-korku-nesnesi-erdogan/

Yok ettikleri İLEF hakkında

Ben İLEF’in hayalini kurmaya başladığımda Basın Yayın’dı. Tam bir sene oturup ders çalıştım, aklımda bir tek orası vardı: Ankara Basın Yayın olacak diyordum. Gazi’yi aklımdan bile geçirmemiştim. Nedenini hiç bilmiyorum. Başka bir sürü yere girebilirdim, puanım çok yüksekti, ama ilk tercihim İLEF’ti. Tercih formunu sınav salonunda yeniden doldurdum. Çünkü babam ilk sıraya ODTÜ Kamu’yu yazmıştı. Kızı kaymakam olsun istiyordu. Allah korudu (1).  Kendisinden gizli işaretlediğim İLEF’e girdiğimde (2) babam çok bozulmuştu (3). Gazeteci olmak istediğimi üç yaşımdan beri söylüyordum ve bu onun en büyük kabusuydu. Üniversite sınavlarına hazırlanırken yaşadığım stres, bir kulağımın sağır olmasına, midemde de ülsere sebep oldu.

s-0302a75c41d40bad08c34e4695e3ebf51f49b3cf.jpg

Hayatımın en acayip beş yılını ILEF’te geçirdim. O acayip hayatta yaralanıyor (4), İLEF’te onarılıyordum. Korkunç hocalarımız da vardı. Mesela Aysel Aziz o zaman dekandı ve korkunç bir kadındı. Ne mevzusunu bilirdi ne de hakkaniyetliydi. Başörtüsüyle okula girmeyelim diye de uğraştı bir müddet. Dersten çıkarttığında odasına gidip, “Hanım hanım, ben bu okula nasıl girdim biliyor musun, kim oluyorsun da çıkartıyorsun sınıftan?” demiştim. Eser Köker’i ziyaret etmiştik sonra. “Yanınızdayım kızlar” demişti. Sevda Alankuş sonradan geldi okula. Bir öğrenci ve muhtemel bir akademisyen olarak ciddiye aldı beni. Birlikte makale yazdık. Hem de başörtüsünün yanında durarak. Merve Kavakçı vakası hakkında, Gonca Kuriş’in aziz hatırasına selam göndererek… Hemen tüm hocalarımın odalarına girer çıkardım. Sınava geç kaldığımda hoş görülürdüm. Erol Mutlu rahmetli, dalga geçmişti “benden bile çok gecikiyorsun” diye. Kendisinin iki, benim üç saat geciktiğim bir sınavı için mazeret sınavına girmemi, “Söz ver televizyonda yapımcı olmayacaksın” diye kabul etmişti. O esnada İslamcı gazetelere, radyolara bedava ya da karın tokluğuna çalışıyordum. Bütün hocalarım ve arkadaşlarım biliyorlardı bunu. Hiçbir şekilde aynı fikirde değildik. Ama bunu bilmeleri de sorun değildi. Yeter ki çalışayım diye bakıyorlardı. ILEF’te konuşamayacağım kimse yoktu, aynı fikirde olmamak hiç sorun olmadı.

Başörtümle Mülkiye’nin kürsüsüne çıkıp, dönemin Milli Eğitim Bakanı Köksal Toptan’a -bir konferans vermek üzere davet edilmişti ve sanıyorum Bülent Daver de moderatördü-, “ne zaman çözeceksiniz bu sorunu, yetmedi mi bizi tartakladığınız?” dediğimde tam karşımda oturuyordu Aysel Aziz. Bülent Daver’in kıs kıs güldüğünü hatırlıyorum, kürsüye hareket geldi diye neşelenmişti muhtemelen. Zaten onca el arasından beni seçip kürsüye çağırmasından da “yaramazlık” peşinde olduğu belliydi. Mülkiye’nin o kocaman salonunu dolduran yüzlerce solcu öğrenci söylediklerimi alkışladı. Beni değil, başörtüsünü de değil, hak talep eden tıfıl bir kızı alkışlıyorlardı. Öyle ki Köksal Toptan, “ne o, beni niye alkışlamıyorsunuz?” demek zorunda kaldı. Aysel Aziz, okulun dekanıydı ve o salondaydı. Üstelik beni de, örtümü de sevmiyordu. Bu girişim hiçbir şekilde okuldan atılmama, ders notuyla cezalandırılmama, disiplin soruşturmasına vs. sebep olmadı. Ne ayrıcalıklı oldum ne de cezalı. Kimse benden bir şey esirgemedi. Kimse bağırmadı, kimse tartaklamadı, kimse uyarmadı bile. Ettiğim kadar mücadele ve sonra bunun orada gördüğü karşılık bana insanlara ve hatta siyasete umutla bakmayı öğretti.

Şimdi herhangi bir öğrencinin, herhangi bir bakanın, herhangi bir üniversitede konuşma yaparken kürsüsüne çıkıp “ya hu ne yapıyorsunuz?” diye sorabileceğini hiç sanmıyorum. Doğrudur, Kemalizm korkunçtu ve Aysel Aziz de Kemalist’ti. Ama sanırım şimdikiler kadar kötü olmadı hiçbir zaman. İyi de değildi. Ama bu kadar kötü değildi. Yok muydu sürtüşmeler? Mesela Osmanlıca kelime sarfettiğimde düzelten bir hocamız vardı. Herkes de korkardı ondan. Onun derslerinde, hınzırlıktan mı, panikten mi bilmiyorum, bildiğimi bile farketmediğim bütün Osmanlıca kelimeler geliyordu aklıma. Konuştuğumda kendim bile şaşıyordum. Kızıyordu, yüzünü buruşturuyordu. Ama çıkarmadı sınıftan. Notu çok kıttı yalnız. Sade bana değildi o kıtlık, herkes çok çekti. Kaç arkadaşım bir tek onun dersinden sene tekrarlamıştır. Başka bir hoca, adını vermeyeceğim, çünkü merhum oldu, okulun müstahdemlerine bizi içeri almamalarını söylemişti. Daha doğrusu müstahdemlerden biri bize öyle söyledi. Zor durumda kalmasınlar diye bir-iki kez pencereden girdim derse. En arka pencereden girmiştim. Çünkü eylem olarak yapmıyordum. Derse giriyordum sadece (5). O da üstelemedi zaten. Çünkü neredeyse 200 kişilik sınıf ses edene ses ediyordu. 200 kişilik sınıf İslamcı falan da değildi. Hatta İslamcı oğlanlar “sesin namahrem çok konuşuyorsun günah” diyorlardı. Aysel Aziz dersten çıkarttığında arkamızdan solcu çocuklar çıkmıştı, onlar değil. Sonra gelip “kusura bakmayın ailelerimiz bize para gönderiyor, okulu bitirmek zorundayız” demişlerdi. Sanki solcu çocukların aileleri yoktu, para göndermiyorlardı, onların okul bitirmeleri gerekmiyordu.

Her neyse. Bütün bu olanlardan şunu öğrendim. İnsanı kötüleştiren haysiyetsizliği. İslamcılarda, özellikle erkeklerinde haysiyet hep eksik oldu. Haysiyetsizlikleri ölçüsünde de kötüleştiler. Karanlık tarafa geçmek için can atıyorlardı. Karanlık taraf artık onlardan ibaret.

(1) Babam sıkı bir sağcıydı, ama en iyi üniversitelerin solcuların ders verdikleri olduğunu biliyordu. Elbette böyle söylemiyordu ama sağcı üniversite de önermiyordu. 

(2) Girdiğim yıl, 1992’de, İLEF oldu. Hatta mahalleden fen bilimci bir oğlan, “o kadar ders çalıştın, yüksek okul mu kazandın,” diye dalga geçmişti benle. Ne bilsin Allah’ın mühendisi! Annesini çok severdim.

(3) Hâlâ kodlama hatası yüzünden İLEF’e girdiğimi sanıyor.

(4) Çünkü “nasılsa başörtülüsün, başka yerde iş bulamazsın” diyen İslamcı ağabeylerin işlerinde çalışıyordum. Yayınevlerinde, radyolarında, tecrübe edineyim, belki düzgün ücretle de çalıştırırlar bir gün diye. O gün hiç gelmedi, hakkım hepsine haram olsun! Emek sömürmek konusunda başka hiç kimsenin içi “İslamcı erkek” kadar rahat değildir. Çünkü nasılsa sözüm ona dava için sömürür, işlediği günahlar kendisine don diye biçtiği kimliğin yüzü suyu hürmetine “kutsal”dır. Kibirinden, kendi nefsindeki binlerce tümseği göremez. Öyle olmasa bu kadar zelil olur muydu hiç? Sürekli aldanma, aldatılma jargonunda yaşamasının bir sebebi de budur. Kendisi başlı başına bir göz aldanmasıdır.

(5) Devam zorunluluğu yoktu pek çok derste. İLEF öğrencileri hep çalışırlardı çünkü. Zengin çocukları falan da değillerdi. İslamcı ağabey ve ablaların emek sömürülerinden vakit buldukça derse girmek, not tutmak benim için mühimdi. Çünkü her ders bir dolu tartışmayla geçtiğinden, ders notlarından bir şey anlamak kolay değildi.

Lümpen bir toplum nasıl yaratılır?

Aylardır Türkiye herkesin birbirini lümpenlikle tasnif ettiği bir siyasal atmosferde yaşıyor. Bu atmosferi sokak oyunlarında bir türlü yenişemeyen rakip takımlardan çocukların birbirlerine laf saydırmaları haline benzetiyorum: “Öküz”, “Sensin öküz”, “Öküzsün işte”, “Senden iyi öküz mü olur?” Hikâye genellikle mahalleden bir amca ya da teyzenin araya girip çocukları kovalarken “Kötü söz sahibinindir, birbirinize küfretmeyin, söylerim annelerinize” müdahalesiyle son bulur.

Ne yazık ki bir çocuk oyununun içinde yaşamıyoruz. Türkiye öyle ya da böyle ergenlik dönemini geride bırakmakla, masumiyeti çocuklaşmakta ve mağduriyette aradıkça aklını kötürümleştirmek arasında bir yerde sıkışmış durumda. Saçmalığı ölçüsünde can yakan bu kavgaya dışardan müdahale edecek bir “büyük” de yok dünyada, aslına bakarsanız ne zaman olmuştu ki?…

hatay-yayladagina-155-toplu-konut-projesi-23749.jpg

Birbirlerine “lümpensin işte”, “sensin lümpen” diye bağıran* her iki taraf da farklı açılardan birbirlerini aşağı yukarı benzer argümanlarla eleştiriyorlar. İki taraftan kastımın ne olduğunu, artık iyiden iyiye keskinleşen hatlarıyla AKP cephesi ve geriye kalan herkes şeklinde özetleyeceğim. Ve her iki taraf da bunu böylece okumaktan, duymaktan hoşlanmasa da, dürüst olalım, bu özet malumun ilanından başka bir şey olmayacak. Tasnifin içeriğine gelince… Her iki taraf da bir nevi küreselleşme eleştirisi yapıyor. AKP cephesi, geriye kalanları başta Batı’ya olmak üzere zihniyet itibariyle dışarıya bağımlı olmakla, dış mihrakların güdümünden çıkamamakla suçluyor. Geriye kalanlar AKP’nin Arap dünyasına giderek yaklaşan —artık orada da yaklaşacak bir yer kalmadı— ve o dünyanın kaynaklarına bağımlılaşan ekonomik ve kültürel politikalarına kızıyor. Gene lümpenlik her iki tarafın dilinde de kültürden nasibini alamama hali olarak yankı buluyor. AKP cephesi, Osmanlı, İslam ve yetmeyince —daha doğrusu eğrisi doğrusu birbirine karışınca ve daha muallak bir kurucu argümana ihtiyaç duyulunca— Selçuklu’ya ithaf ettiği bir yerli kültürü yüceltip Batı’ya dönük kültürel referansları tu-kaka ederken, geriye kalanlar AKP cephesini evrensel kültüre yönelik dışlayıcılığı, onca muhafazakâr propagandaya rağmen memleketin kalabilmiş 3.5 tarihi mirasını da harap ve talan etmekle eleştiriyor. Ve nihayet lümpenlik her iki tarafta da alt sınıflarla özdeşleştiriliyor. Koşullardan ya da devletin sunduğu imkânlardan bir şekilde yararlanarak yukarıya doğru mevki yükseltmiş olsa da ne davranış ne de siyasi etik itibariyle bulunduğu sınıfın hakkını verememekle eleştiriyor ve küçümsüyor taraflar birbirlerini. AKP cephesi siyasi itirazını sokakta dile getirdiği gerekçesiyle kendisinden olmayanlara adi suçlu ve terörist gözüyle bakarken, geriye kalanlar AKP’yi devlet aygıtını suça alet etmekle eleştiriyor. Ben buna “bütünleşik ayrışma” diyorum. Merkezi olmayan —artık bir merkez sağ yok, CHP’ye “merkez sol” demekse lüzumsuz iltifat etmek olur— bir siyasi arenanın her iki tarafı ürkütücü bir yer(e)çekim kuvvetiyle birbirinden uzaklaşıyor ve birbirlerinden uzaklaşma halleri fena halde birbirlerine benzemelerine yol açıyor. Kimin haklı kimin haksız olduğu meselesi tartışılmıyor bile artık. Kimsenin kendinden ve benzerinden başkasını görecek hali yok. Lümpen tasnifiyle her iki taraf da birbirini görünmez ve dikkate alınamaz kılmakla meşgûl. Ötekileştirme tabirinin işaret ettiği tavır çok hafif kalır bu bütünleşik ayrışmanın yaptığıyla karşılaştırıldığında… Artık rakip tarafın meşruiyeti onu insan hüviyetinden çıkarıp ve nihayet kendinde nasılsa insan olmayan rakibi yok etme hakkı bulma gayesine teslim olmuş durumda.

Lümpenin doğuşu ve yükselişi

Lümpen kelimesi Marksist literatürden çıkmış en popüler ve aynı zamanda en sorunlu kavramlardan biri. Komünist Manifesto’da şöyle tarif ediliyor: “‘tehlikeli sınıf’, toplumsal cürûf, eski toplumun en alt tabakalarının pasif çürümüşlüğü.” Proletarya devrimiyle bir şekilde kurtuluşa erecek olmakla birlikte bu devrime aktif olarak katılmayı düşünemeyecek kadar umutsuz, beklentisiz ve terk edilmişliğine eşlik eden vazgeçmişliğiyle her yöne çekilebilecek güruh. Birçok Marksist metinde “dolandırıcılar, fahişeler, pezevenkler ve yan kesiciler” üzerinden örneklenen, bilinen tüm ahlaki ya da yasal tabuları devraldıkları şiddetli umutsuzluğun verdiği kuvvet ve kudretle devirmiş ve toplumun geriye kalanının onayından vazgeçmiş kalabalıklar. Bakunin’in (Gregory Claeys, Encyclopedia of Nineteenth-Century Thought, s. 45) Marx ve Engels’in aksine sahip çıktığı, devrime dahil oldukları anda hem kendilerini hem de içinde yaşadıkları toplumu dönüştürecek enerjiye sahip olacakları umudunu asla terk etmediği dip katman…

Bugün Türkiye’de karşılıklı atışmaya konu olan lümpen bu dip katmandan fazla bir şey ifade ediyor. Her şeyden önce sınıfsal değil daha çok moral bir tasnif yapmak üzere kullanılıyor. Yani artık taraflar birbirlerini hiçbir şeyi olmayan ve hiçbir şeyi olmadığı için herşeyi, aklına gelen en kestirme yolla kapmaya çalışan ve bu yolda hiçbir tabuyu takmayan yoksullar olarak görmüyorlar. Çünkü çoktandır lümpen ile proletaryanın yolları ayrılmış durumda. Parlamenter demokrasinin yeşerttiği popülist siyaset pratikte dipteki yeri hiç değişmeyen alt sınıfları söylemde sürekli olarak onurlandırmakta. Ancak bu, lümpenin siyasal literatürden ve tartışmadan dışlandığı anlamına gelmiyor. Aksine sömürge sonrası toplumlarda sınıf atlayan lümpen kavramı, siyasetin tam orta yerinde duruyor ve ilk tanımından daha aktif bir özne; siyasal rekabetin muharebe meydanları arasında en estetik ve sentetik olanı diye tarif etmeyi önerdiğim kültürel rekabetin başlıca aktörlerinden biri.

1960’larda Andre Gunder Frank, Latin Amerika’nın onca kaynak zenginliğine rağmen neden yoksulluktan kurtulamadığını, aslında neden “hakiki” gibi bir burjuva sınıfı oluşturamadığını ve nihayet neden gerçek bir sosyalist devrim gerçekleştiremediğini “lümpen kalkınma” ve “lümpen burjuvazi” kavramlarıyla açıklamıştı.

“…LUMPENBURJUVAZİ’yi yabancı sanayi ve ticaret erbabının edilgen (her ne kadar bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünsem de) bir aracı olmaktan öteye gidemeyen ve çıkarlarını onlarınkiyle eş tutan sınıf olarak tarif edebiliriz. Bu sınıfın üyeleri ‘bizi yalnızca tek faydalanıcının yabancı tacirler olduğu bir geri kalmışlık hali (hatta geri kalmışlığın daimi olduğu bir süreç) içinde tutmayı isterler, ki bunu da LÜMPENKALKINMA olarak adlandırabiliriz.” (Lumpenbourgeoisie Lumpendevelopment: Dependence, Class, and Politics in Latin America, s. 5)

Latin Amerika ülkelerinin ekonomik tarihini ekonomik —dolayısıyla kültürel ve politik— bağımlılık halini merkeze alarak inceleyen Frank’a göre, Latin Amerika ülkelerinde zenginliğin kaynağı endüstri değil toprak sahipliği olan ve yereldeki sömürü ilişkilerinin devamlılığını tıpkı eski sömürgeci gibi kendi çıkarına gören, bununla birlikte liberal düşünceleri de kendince ve kendi için sahiplenmekten de geri durmayan sınıfın adıdır lümpenburjuvazi. Ülke ekonomisinin genelde dış ticarete (hammadde ihracatına), özelde eski sömürgeciyle ekonomik ilişkilerin sürdürülmesine bağımlı olması lümpenburjuvazinin varlık koşuludur ve bu nedenle sömürgeciye bağımlıdır. Frank “bağımlılık” kelimesine olumsuz bir anlam yüklemenin bu kitabı yazdığı ve kürenin “tam bağımsız ekonomi” sloganlarından geçilmediği bir dönemde bile kulağa ne kadar tuhaf geldiğinin farkındadır. Der ki: “…’bağımlılık’ kelimesinin bugün dış kaynaklı olduğu kadar iç kaynaklı da olan itaat, baskı, yabancılaşma ve emperyalist ve kapitalist ırkçılık gibi meseleleri örten edebi bir kelam olmaktan öteye gitmediğini biliyorum.” (s. 9)

Bugün, küresel finansal akışkanlığın ekonominin içeriğini spekülasyondan ibaret hale getirdiği sonsuz katmanlı asimetrik ilişkiler içinde bağımlılık kavramı, 1960’larda olduğundan bile derin krizleri örtüyor ve tam da bu yüzden yeniden ele alınması gerekiyor. Zira lümpen kelimesinin kurşun gibi düşmana saydırıldığı bir ortamda bağımlılık kavramı ve hali tüm vecheleriyle yeniden ele alındıkça rekabetin koşulları, çerçevesi ve içeriği içerdiği siyasi öğreti itibariyle daha da bariz bir görünüm kazanıyor. Bağımlılık kavramı üzerine düşünerek, sınırları delik deşik ulus-devletin yaratmaya koyulduğu yeni milleti ve bu milletin karakteristiğini daha iyi anlayabiliriz. Devleti küresel bağımlılık ilişkilerini regüle eden bir siyasi organ olarak gördüğümüzde, örneğin Türkiye’de, “AKP neoliberal politikalara teşeronluk ediyor” şeklindeki sloganlaşan tespitin gündelik hayatta ne anlama geldiğini kavramak kolaylaşır. Ve bu sayede tabiri cazisse aramızdaki lümpenleri ayırd etmekle birlikte lümpenliğin içeriğinin mevcut küresel ekonomik koşullara uyum sağlamak için kendini parçalarcasına gayret eden ulus-devletin arzuladığı ideal yurttaşlığın içeriğiyle ne denli örtüştüğünü anlamak mümkün olur. Ve belki de küfür niyetine kullanılan bu kavramın popülerliği, siyasal ve kültürel ayrışmanın maisi hakkında daha çok şey söylemeye başlar.

Frank, lümpen kavramı ile yoksul sınıflar arasında özdeşlik kuran klasik Marksist tariften ayrılırken, lümpeni ekonomik güce sahip olup olmadığına değil, ekonomik gücün kaynağı ile arasındaki bağımlılık (kader ve çıkar birliği) ilişkisine bakmıştı. Hafif bir sapmayla Amerika’nın kuzeyi ile Avrupa’yı Amerika’nın güneyinden ayıran meseleye odaklanarak lümpen kavramına adeta sınıf atlatan da yine Frank olmuştu. Ona göre güneydeki kaynak bolluğu ekonomik sömürüyü sürdürülebilir kılıyor, sömürü ise beraberinde gelişmemişliği getiriyordu. Kaynakların görece daha az olduğu kuzeyde ise sömürü ekonomik olarak sürdürülebilir olmadığı için bütünüyle olmasa da görece ortadan kalkabilmişti (s. 19). Doğal kaynakları (işgücü dahil) sömürerek varlığını sürdürebilen bir kesim olduğu sürece o kaynaklar sömürülecekti. Doğal kaynakların yeterli olmadığı yerde ise insanlar öyle ya da böyle birlikte üretmenin ve yaşamanın yollarını bulmak zorunda kalmışlardı. Frank’in ekonomik kaynaklarla toplumsal düzen arasındaki ilişkiyi fazlaca basitleştiren anlatısına göre birlikte üretmek, zamanla ve mücadeleyle eşitlenmek demekti. Tüm kusurlarına rağmen kuzeyin güneyden yalnızca ekonomik anlamda değil, demokrasinin içeriği anlamında da daha ileride olduğunu söylüyordu. Güneyin bir türlü ilerleyememesini ve siyasal bağımsızlığın ekonomik bağımsızlık anlamına gelmemesini ise sömürgecinin toplumla ve hammaddeyle kurduğu ilişkilerin lümpenburjuvazi tarafından devralınmasına bağlıyordu.

Vitale’den yaptığı şu alıntıyla bu benzemezliğin nasıl bir ideolojik farklılık yarattığını da kaydediyordu Frank: “Avrupa’da liberal felsefe endüstriyel burjuvazinin doktriniydi. Ama Latin Amerika’da toprak sahiplerinin, maden sahiplerinin ve tüccarların ideolojisi olarak belirdi. Liberalizmin kelime hazinesi farklı sınıfların çıkarlarını ifade etmek için kullanıldı. Avrupa’da liberalizm endüstriyel burjuvazinin toprak sahiplerine karşı geliştirdikleri bir araçtı, burada ise toprak ve maden sahipleri tarafından İspanyol tekeline karşı kullanıldı. [Burjuvazi] Orada endüstriyel korumacılığı savundu, burada ise serbest ticareti.” (s. 49)

Bir toplum nasıl lümpenleştirilir?

Andre Gunder Frank bu soruya muhtemelen “bağımlılaştırılarak” diye cevap verirdi. Bir toplum nasıl bağımlılaştırılır, sorusuna vereceği cevap ise yine muhtemelen ekonomik olarak kırılganlaştırılmak suretiyle olurdu. Kırılganlık, ekonomik krizlerin bunca yaygın olduğu ve kriz korkusunun neredeyse bir salgın hastalık gibi kürenin her hücresine sirayet ettiği bir dönemde herkesin başının belada olduğu bir hal. Ve aynı kırılganlık paradoksal olarak her alanda giderek yükselen muhafazakârlığın da çimentosu. Muhafazakârlığın siyasal çatısını ise otoriter(leşme eğilimindeki) rejim(ler) oluşturuyor, ki finansal piyasaların derin küreselliği karşısında kabaran milliyetçi, kimlikçi, cemaatçi haller, duvarları delik deşik bir evin çatısını ayakta tutma haline benziyor. Zaten bu çabanın beyhudeliği ölçüsünde artıyor muhafazakârlığın ve otoriterliğin dozu.

Gene mi TOKİ?

Türkiye’de geniş toplumsal kesimlerin söz konusu küresel ekonomik krizlere karşı kırılganlaştırıldığı ekonomi politikalarının başında ise 2006’dan bu yana akıl almaz bir hızla ekonomiyi ele geçiren konut ve inşaat sektörü bulunuyor. Söz konusu bağımlılaş(tırıl)ma, kırılganlaş(tırıl)ma döngüsünün merkezinde ise yeni (ve giderek tutuculaşan) orta sınıflar bulunuyor. Uluslararası sistemden devletin aracılık ettiği, hatta neredeyse zorladığı kredileri satın alarak konut yatırımı yapan ve ancak bu sayede sınıf atlayan (ya da sınıf atladığı yanılsamasıyla yeni konumuna, mülküne sımsıkı yapışan) yeni orta sınıf, klasik orta sınıf tabirini ve orta sınıfın toplumun tamamı için arz ettiği anlamı bütünüyle değiştirmiş vaziyette. Çünkü bu yeni orta sınıf ürettiği mal ve hizmetlerden elde ettiği birikimle değil, satın aldığı kredi ölçüsünde risk üstlenerek var oluyor. Bu da orta sınıfın eskiden olduğu gibi kalabalıklaştığı ölçüsünde istikrar kaynağı olmaktan çıkıp, aksine herkes için riski büyüten bir toplumsal kesime dönüşmesine neden oluyor. Konut ve inşaat sektörü ise bir yandan ürettiği istihdam kapasitesinin geçiciliği, diğer yandan akıl almaz büyüklükte bir tüketimi teşvik ettiği ve sürdürülebilir kıldığı için bu riski sürekli büyüterek ertelemeye ya da ertelemek suretiyle büyütmeye de hizmet ediyor. AKP, özellikle 2006 yılından bu yana, TOKİ’yi yeniden icat etmek suretiyle inşaat sektörünü azmanlaştırırken söz konusu riskin işaret ettiği “kaza”yı ya da krizi bir yandan işçi kesiminin haklarında ciddi bir erozyon yaratmak diğer yandan bu erozyonu hayır-hasenat işleriyle tazmin etmek suretiyle erteliyor. Üstelik bu tazmin mekanizmaları da mevcut asimetrik ekonomik ilişkilere yenilerini ekliyor. Çünkü düşük ücretle ve sosyal güvenceden mahrum işler bulmak kadar, uslu vatandaş olup sosyal yardımlardan yararlanmak da birer hayatta kalma yöntemi haline geliyor. Ve sıkı durun bu asimetrik bağımlılık yeni bir idari modeli de beraberinde getiriyor. TOKİ kadar dikkat çekmese de, TOKİ ve KİPTAŞ tarafından kurulan bir site yönetim şirketi olan Boğaziçi Yönetim A.Ş. bu modelin şimdilik en büyük uygulayıcısı ne var ki yalnız değil.

Boğaziçi Yönetim A.Ş. kuşkusuz en az TOKİ ve KİPTAŞ kadar kâr amaçlı bir şirket ve mevcut uygulamada (kanuni gerekçeleri şirketin web sitesinde bulabilirsiniz) bu iki kurum tarafından üretilen tüm konut alanlarının zorunlu idarecisi. An itibariyle, Boğaziçi Yönetim A.Ş. Türkiye’nin 30 ilinde 224 siteyi yönetiyor. Bu sitelerin en küçüğünün bile yüzlerce aileyi kapsadığını göz önünde bulundurursanız, bu ayrıcalıklı site yönetim şirketinin ne denli büyük bir nüfuza sahip olduğunu da anlayabilirsiniz. Teorik olarak söz konusu sitelerin, Boğaziçi Yönetim A.Ş. tarafından yönetilseler de site sakinlerinin organize olup seçim yapmak suretiyle yönetimi ele almaları mümkün. Ancak bugüne kadar bu yöntem yalnızca, hemen herkesin birbirini tanıdığı, KİPTAŞ’ın ilk projesi olması dolayısıyla pek çok tarihsel ayrıcalığa sahip olan ve dahası bu düzenekten nasıl sıyrılabileceğini bilen —çünkü söz konusu sistemi bizatihi kurgulayan— insanların da yaşadığı Başakşehir Birinci Etap’ta uygulanabildi. Nedenini anlamak zor değil: Kayaşehir’i düşünün, binlerce konutluk bir alan. Burada bir site yönetimi teşkil edebilmek ve Boğaziçi Yönetim A.Ş.’den kurtulmak için orta ölçekli bir şehirdeki kadar maliyetli ve zahmetli olabilecek bir seçim kampanyası yapmak zorundasınız. Buna bir de konut sektöründeki hareketliliğin şehrin orasından burasına, o siteden bu siteye sürekli taşınan aileler dolayısıyla yaşanan yatay mobiliteyi ekleyin. Kimsenin birbirini tanımadığı, ortak bir geçmişe sahip olmadığı, üstelik az sonra örnekleyeceğim üzere mevcut yönetim yapısı tarafından sıkı sıkıya kontrol altında tutulduğu bir ortamda bu pek de kolay değil. Dolayısıyla bütün o devasa siteler —en alt sınıflardan toplum en varlıklı katmanlarına kadar—- devlet tarafından kurulmuş bir şirket tarafından yönetilmek durumunda. Ne var bunda, diyebilirsiniz, sonuçta birinin idare etmesi gerekir. Ancak kazın ayağı öyle değil. Çünkü Boğaziçi Yönetim A.Ş. bu siteleri yönetirken ciddi miktarlarda aidatlar topluyor. Toplanan aidatlar site yöneticilerinin ve işe alınan personelin ücretlerini, bunun yanı sıra sitenin bakım hizmetlerini, temizlik, sokak aydınlatması gibi hizmetler için gereken miktarı karşılıyor. Site yöneticilerini belirlemekte site sakinlerinin bir söz hakkı yok elbette. Bu kişiler şirket tarafından belirleniyor. Temizlik, bakım hizmetlerin hangi şirketlerden alındığına nasıl karar verildiğini ise bilemiyoruz. Bugüne kadar bu konuda ihale yapıldığı bilgisine ulaşmadım. Ayrıca söz konusu hizmetlerin çoğunun toplanan vergilerle belediye tarafından zaten sağlanması gerekiyor. Ne var ki site etrafına çevrilmiş —site sakinleri değil, projeyi tahayyül edip uygulayan ve sonradan yönetimi ele alacak olan Boğaziçi Yönetim A.Ş.’nin de banileri olan TOKİ ya da KİPTAŞ tarafından örülen—  duvarlar bu devasa alanları kentin beledî örüntüsünden kopardığı için bu mümkün olmuyor. Belediye çöpü apartmanın değil, sitenin kapısından alıyor. Binlerce kişinin yaşadığı sitede çöpleri toplayacak bir şirkete ihtiyaç var. Böylece aslında zaten belediye tarafından yapılması gereken hizmetler, yönetim şirketi aracılığıyla devlet tarafından ikinci kez ücretlendirilmiş oluyor. Ama özelleştirmede kazanan taraf gene devletin kurduğu bir şirket. Meseleye ilişkin açılan pek çok dava var, bu davalar sonuçlandıkça devlet hegemonyasının özelleştirilmesi demeyi önerdiğim bu gidişatın şekli şemali daha çok ortaya çıkmış olacak.

Lakin iş burada bitmiyor. Çünkü yalnız TOKİ ve KİPTAŞ değil kapalı site şeklinde konut üreten. Aslına bakarsanız bu modelin dışında konut üretimi son derece sınırlı kalmış durumda. Çünkü site modeli dışında bir modelde konut üretmek inşaat şirketleri açısından sürdürülebilir bir kârlılık barındırmıyor. Düşünün, konut satarak bir kereye mahsus kâr elde etmeyi mi tercih edersiniz, yoksa devasa bir sitede hizmet ve bakım tekelini elinize geçirerek sürdürülebilir bir kâr mekanizması yaratmayı mı? Görebildiğim kadarıyla artık inşaat şirketleri üzerine site yapmak amacıyla bir kent parçacığını elde ettiklerinde yalnızca yapacakları inşaatı satarak kâr elde etme hedefini gözetmiyorlar. İnşaat şirket kârı konut satışından değil, burada kurulacak hayatın idaresinden kazanmayı hedeflediği için de söz konusu sitelerde konut fiyatları yeni orta sınıfın uzun vadeli kredilerle, kira öder gibi konut edinmeyi karşılayabileceği seviyede. Şirketler inşaatı bitirip sitenin etrafını duvarla çevirdikleri anda bu alanın üzerindeki idari hakları da ele geçirmiş oluyorlar. Bu gidişatın nerelere dayandığını sitelerde yaşayanlar daha iyi biliyor. Sitede yaşamayanlar ise Ali Ağaoğlu’nun bundan tam bir yıl önce, yaptığı sitelerden birinde yaşayanların kanunun barındırdığı imkân doğrultusunda idareyi ele geçirmek istemelerine nasıl tepki verdiğini hatırlayarak durumun vehametini kavrayabilirler. Ağaoğlu helikopterle toplantıyı basmış, toplantıyı düzenleyenlere küfürler saydırmış ve nihayetinde yönetimi değiştirmek isteyenleri paralarını iade edip siteden çıkartarak geleceğe yönelik yatırımını büyük bir azimle korumuştu. Benzer haberlerin medyaya yansımaması meselenin Ağaoğlu ile sınırlı kaldığı anlamına gelmiyor. Aslına bakılırsa başta Kayaşehir olmak üzere birçok sitede mahkemeler sürüyor ve belli ki sitelere yönelik yeni bir yasal düzenleme gerekiyor. (Mahkemelere yansıyan ve yansımayan şikayetler arasında ortak antende kimi kanalların engellenmesi, siteye giriş çıkışların kontrolü, özel güvenlik elemanlarının site içinde işlenen suçları —kadın ve uyuşturucu ticareti, kumar vb.— polisten kaçırması gibi pek çok mevzu bulunuyor.) Ortada Boğaziçi Yönetim A.Ş. gibi bir fenomen varken, açılan davalarda mahkemelerin site sakinlerinden yana karar vereceklerini düşünmek o kadar kolay değil. Bununla birlikte inşaat şirketlerinin topladıkları aidatların tümünü site yönetimine harcadıklarını düşünmek de mümkün değil. Muhtemelen bir sonraki yatırımlarının başlangıç sermayesi olarak kullanıyorlar site yönetiminden elde ettikleri geliri ve bu sayede nüfuz alanlarını giderek genişletiyorlar. Boğaziçi Yönetim A.Ş. dahil olmak üzere bu inşaat ve site yönetim şirketlerinin tamamı, beledi idarenin, dolayısıyla devletin hegemonyasının etrafı duvarla çevrilmiş yaşam alanlarında ücret karşılığı icra edildiği bir modele çoktan geçmiş bulunuyorlar. Size de biraz Orta Çağ Avrupa’sının feodal beyliklerini hatırlatmıyor mu bu durum? Şöyle temel bir farklılık var. Orta Çağ’da söz konusu feodal beylikler tarımsal üretim üzerinden nemalanıyorlardı, sözünü ettiğim beylikler ise tüketimden nemalanıyorlar.

Lümpen yetiştirme yurtları

Peki bütün bunların lümpenlikle ne ilgisi yapar? Sitede yaşamak lümpen olmak demek mi? 1 Kasım seçimlerinden birkaç gün sonra Evrensel Gazetesi’nde yayınlanan bir mektubu hatırlayın. Gebze’de çalışan ve TOKİ’den 15 yıl krediyle ev almış bulunan bir işçi, AKP’ye neden oy verdiğini açıklıyordu. Belli ki kendi sınıfsal çıkarlarına karşılık gelen siyasal literatüre ve geçmişe yeni yeni ilgi duymaya başlamıştı. Daha önceleri hiç de iyi gözle bakmadığı 1 Mayıs’a üstelik ailesinden gizleyerek gittiğini bu ilgiyi ifade etmek üzere yad etmişti mektubunda. Kürtlerle de bir problemi olmadığını söylüyordu, ona göre siyasetin bir tarafında işçiler diğer tarafında patronlar vardı ve Kürtler de onun kadar işçiydi. Gene de AKP’ye oy vermek zorunda hissetmişti kendini, çünkü:

“15 yıl borçlanarak Tuzla Aydınlı’da bulunan TOKİ konutlarından ev aldım. Daha 13 yıllık borcum var. Ayda aidat dahil 530 lira ödeme yapıyorum. Taksitlerimiz 6 ayda bir enflasyon kadar artıyor. Haziran’dan sonra hükümet kurulaması sonucu benimle aynı durumda olan binlerce işçiyi istikrar bozulacak kaygısı aldı. Benim oturduğum TOKİ konutlarında yaklaşık ailelerle birlikte 6000 insan yaşamaktadır. TOKİ’den 15 yıl borçlanarak ev alanların büyük çoğunluğu benim gibi fabrikalarda çalışan işçilerdir. TOKİ yönetimi bizlere yaptıkları toplantılarda sürekli olarak ‘İstikrar bozulursa, AKP tek başına hükümet kuramazsa taksitleriniz çok artar. Bakın döviz fırladı gitti, faizler arttı zar zor ev sahibi oldunuz. Yanlış yaparsanız evinizde gider’ dediler. Ben fabrikaya geldiğimde kendimi güvende hissederken, yaşadığım konutlara gittiğimde kendimi yalnız, çaresiz hissetmeye başladım. Fabrikada başka şeyleri konuşurken eve gittiğimde başka şeyleri konuşur hale gelmiştim. TOKİ yönetimi neredeyse 3 gün arayla oturanlarla toplantı yapar hale gelmişti.

Ben 1 Kasım seçimlerinde oyumu AKP’ye verirken bir işçi gibi değil TOKİ’den 15 yıl borçlanarak ev almış birisi gibi davranmak zorunda kaldım.”

Bu mektup istikrarsızlık korkusundan başka bir şey söylüyor ve AKP’nin hangi dinamiklere dayanarak kendisini var eden ilkelere ve siyasi/dini örgütlenmelere bu kadar güvenle sırtını dönebildiğini açıklıyor. Artık eskiden merkez sağ partilerin oy deposu olarak gördükleri dini cemaatlere ihtiyacı yok bu partinin. Cemaatler beğensek de beğenmesek de parçalı oldukları ölçüde kimi özgürlüklerin sağ garantörleri idi Türkiye’de ve artık onlara ihtiyaç kalmadı. Hatta onlar da kurdukları inşaat şirketleri eliyle devletten kaptıkları araziler üzerine yaptıkları siteler sayısınca bölündüler. Aldıkları uzun vadeli krediler dolayısıyla küresel finansal sisteme eklemlenen ve devlete/iktidar partisine eklemlendikleri o sistemin yarattığı risklerle aralarındaki tek perde olduğu ölçüde bağımlılaşan her kesimden aileler bütün itirazlarını unutup bu partiyi var kılmak zorundalar. Ve bu tesadüfi olamayacak kadar katı ve örgütlü mekanizmalarla varılan bir sonuç. Geldiğimiz noktada, anlattığım nedenlerle dini cemaatlerin yerini kapalı site cemaatleri almış durumda. Üstelik bu yeniler eskilerden çok daha kolay idare edilir cinsten. Çünkü onları devlete ve iktidar partisine bağlayan şey ortak bir geçmiş ya da ideal değil, zamana yaydıkları risk ve ekonomik kırılganlıkları. İkincisinin ilkinden daha kolay regüle edileceği açık, zaten AKP de bu nedenle ikincisi üzerinden kurduğu tehdit söylemini ilkinin örtüsüne sarıp sarmalıyor.

Sitelerde örgütlenen borçlu ve bağımlı yaşam tarzı gündelik hayatın her anında sürekli iktidarda olandan yana seçimler yapmayı zorunlu kılan bir yaşam tarzını da örgütlüyor. Elbette tamama ermiş, olmuş bitmiş bir hikayeden değil, niyet edilmiş bir toplumsal mühendislik girişiminden söz ediyoruz. Araştırma yapmak için bile kırk dereden su getirmek suretiyle girebileceğiniz bu yerleri siyasete açmak hayati bir önem taşıyor. Çünkü bu koşullar altında yaşayan insanların —hangi sınıftan olurlarsa olsunlar— önceliği kendilerini ifade ettikleri siyasal cemaatlerin ya da örgütlerin çıkarları olamaz. İşin kötü tarafı kimse bu insanları sınıflarından, cemaatlerinden ya da örgütlerinden yüz çevirmekle de suçlayamaz. Çünkü sözüm ona kozmopolitan şehrin vahşi suçlarından korunmak üzere arkasına saklandıkları duvarlar, onları devlete/iktidar partisine ve hatta siteyi yapıp yöneten şirketin devamlılığına bağımlı kılıyor. Bu yüzden son seçimlerde AKP’nin ani yükselişinin sebebinin AKP’den korku değil, AKP’nin yok olmasından korku olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gerekse AKP’nin şehirleri radikal bir biçimde güvenliksizleştiren bombalı saldırılar sonrasında kendilerine yöneltilen eleştirilere verdikleri cevap da bu minvalde. Elbette AKP seçimleri çok site yaparak kazandı ya da sitelerde yaşayanların tamamı AKP’ye bağımlı hale geldi demiyorum. Sadece kenti yeniden örgütleyen konut politikalarının AKP’nin ve küresel muadillerinin tarz-ı siyasetleri konusunda çok şeyler söylediğini ve bu nedenle buralara daha dikkatle bakmak gerekir demekle yetiniyorum. AKP’nin giderek otoriterleşen, milliyetçileşen, daha kalabalık kesimleri daha sert hareketlerle dışlayan politikaları duvarların —yalnız site duvarları değil, kimlik duvarları, gelir duvarları, inanç duvarları—- arkasında yaşayanların korkularını diri tutmayı hedefliyor. Her yeni adım için yeni bir düşman yaratmaya dönük siyasi stratejinin kentsel zemini çılgın bir “ev sahibi oluyoruz, gecekondudan kurtuluyoruz” neşesi eşliğinde hazırlandı. Önünü alamadığımız kentsel dönüşüm politikalarının yarattığı şehrin en yoksulundan en varlıklısına siteleri içeri aldıkları ve dışarda bıraktıklarıyla AKP döneminde her bir hane halkı için özenle yaratılan risk ve arzunun, korku ve öfkenin mimari ifadeleri. Herhangi bir araştırma yapmak için bile kapısından içeri giremeyeceğiniz, özelleştirilmiş, kapatılmış bu yeni toplumsal ve siyasal alanlar AKP tipi ulus-devletin tarif ettiği ideal yurttaşlığın vücut bulduğu lümpen yetiştirme yurtları.

* Yakın ve uzak tarihli birkaç örnek:

“Lumpen milliyetçiliğe karşı ‘gayrı milli’yiz”, Murat Aksoy, haberdar.com, 12 Aralık 2015, http://m.haberdar.com/lumpen-milliyetcilige-karsi-gayri-milli-yiz-makale,563.html

“‘Kurdun dişine kan değdi’: Türk-İslam sentezci lümpenlik”, Fatih Yaşlı, Birgun, 22 Kasım 2015

“Erdoğan akademisyenlere ‘lümpen’, Kılıçdaroğlu’na ‘pişkin’ dedi” Zete.com, 1 Şubat 2016, https://zete.com/erdogan-akademisyenlere-lumpen-kilicdarogluna-piskin-dedi/

“Başbakan Başdanışmanı Özhan: MHP, HDP ve seküler marjinal ve lümpen”, Radikal, 13 Ağustos 2015

“Fularlı lümpenler vızıldasa ne? Vızıldamasa ne?”, Mehmet Sait Kılıç, Aktuel, 18 Ocak 2016

“Türk sağının temsilcisi olarak AKP’nin aydın-sevmezliği”, Mahmut Çınar, bianet.org, 14 Ocak 2016, http://bianet.org/bianet/siyaset/171072-turk-saginin-temsilcisi-olarak-akp-nin-aydin-sevmezligi

“Çıkış yolu”, Ali Bulaç, Zaman, 10 Temmuz 2014.

“Burjuva, Din ve Yükselen Dindarlık”, Lütfi Bergen, ucuncutaraf.com, 13 Ocak 2015, http://ucuncutaraf.com/2015/01/13/burjuva-din-ve-yukselen-dindarlik/

“Osmanlı devşirmesinin ‘Beyaz Türk’e dönüşme süreci”, Aydın Nurhan, 21 Kasım 2015, Star

“Gezi Parkı, Karşı Devrim ve Komünizm Üzerine Bir Not”, Ahmet Parlakışık, Haksöz Haber, 25 Haziran 2013, http://www.haksozhaber.net/gezi-parki-karsi-devrim-ve-komunizm-uzerine-bir-not-38495h.htm

“Seçimin şimdiden kaybedenleri…”, Yıldıray Oğur, Türkiye, 8 Nisan 2015. 

Not: Bu yazıyı Kasım 2017 seçimleri sonrasında yazmıştım. Yayınlanacak olgunluğa bir türlü erişemedi vakit yokluğundan. Kenarda duracağına blogda dursun diye buraya koyuyorum.

“Hayır” derken…*

TBMM’de oylanan ve referanduma sunularak anayasa değişikliği yapması arzulanan yasanın olağanüstü koşullar altında, bu olağanüstü koşulları yaratan siyasi iradeye, daha da olağanüstü yetkiler vermek üzere hazırlandığı ortada. Bu değişikliğe “evet” diyecek olanlar ikiye ayrılıyorlar: İlk grup söz konusu olağanüstülüğün farkında olan ve zaten bunun için “evet” diyecek olanlar  ki bunlar arasında da başlıca iki grup var: Mevcut olağanüstü koşullardan pozitif manada, yani çıkar sağlayarak yararlananlar ve bir de bu olağanüstü koşullara, sona ermesinden korktukları için, yani negatif motivasyonlarla bağımlı olanlar (emir dinlemek suretiyle karıştığı hukuksuzlukların faturasının bizzat kendisine çıkartılmasından korkanlar). Tabii ki birçok bireysel örnekte bu iki durum birbiriyle çakışıyordur. Dolayısıyla bu insanlar, söz konusu dayatmayı bertaraf etmek üzere yapılacak kampanyanın hedef kitlesi dışındalar. Onları mümkün olduğunca dinlemek, argümanlarını iyi öğrenmek, tüm iddialarını akılda tutmak, yeri ve zamanı geldiğinde de aklı selimle “evet” ile aralarındaki ilişkinin niteliğini ortaya çıkartmak gerekir. Ancak bu insanlar bu dayatmaya karşı yapılacak olan kampanyanın muhatabı değiller.

magritte3127.jpgGeriye ikinci grup, yani büyük bir çoğunluk, yapılacak olan anayasa değişikliğinin ne hakkında olacağından habersiz olanlar kalıyor. Bu büyük çoğunluğun en büyük ihtiyacı ise muhatap alınmak. Anayasa değişikliğini bir oldu bitti ile tamama erdirmek isteyenler, onları muhatap almayarak aslında bu çoğunluğun barındırdığı çoğulculuğun farkında olduklarını beyan ediyorlar. İşte yapılacak “hayır” kodlu kampanyanın en büyük avantajlarından biri bu. Öte yandan “evet” kampanyasının bu çoğulculuğu ortadan kaldırmayı hedefleyeceğini, yani cepheleştirme, tek tipleştirme, bir çatı altında toplama girişimine dayanacağı ortada. Bu da “hayır” kodlu kampanyanın ikinci avantajı. “Girişim” dediğim bu eğilim, AKP’nin ve Erdoğan’ın siyaset olarak elinde kalan tek şey. AKP ve Erdoğan çok ama çok uzun zamandır bu kutuplaşma, ayrıştırma ve korkutma siyaseti dışında bir alternatif ve gelecek ortaya koyabilmiş değil. Ve bu siyaseti artık iyice tanıdığımız için nasıl çözüleceği meselesine biraz kafa yorarak aslında söz konusu anayasa değişikliğinin yarattığı ahlaki ve siyasi krizi pekala —hadi kendi dilleriyle konuşalım— “fırsat”a dönüştürebiliriz. Bir başka deyişle düşmanlaştırma, kutuplaştırma siyaseti dışındaki tüm alanlar bizim.

“Hayır” kodlu kampanyanın çok önemli bir zaafı var: Yeni bir şey önermiyor olması. Sonuçta “evet” kodlu kampanya, bir değişim, bir “çözüm” öneriyor. Değişim mevcut sistem dibine kadar tıkanmış olduğu için en çok ihtiyaç duyulan şey. Tabii ki sürekli başkalarını suçlayarak sistemi tıkayanın kendisi olduğu gerçeğini hatırlatmamak için elinden geleni yapıyor AKP ve Erdoğan. Bu da “hayır” kodlu kampanyanın karşısına bir açıklık olarak çıkıyor. Önemli olan bu açıklığı, “evet” kampanyasının arzu ettiği yönde bir uçuruma dönüştürmemek. Bir başka deyişle, sistemdeki tıkanıklığın Erdoğan ve taifesinden kaynaklandığını dile getirirken meseleyi bir karşıtlığa indirgememenin yolunu bulmak. Nedir derseniz, bilmiyorum. Belki birlikte düşünerek bulabiliriz.**

“Hayır” diye başlayan kampanyaya “hayır” kodlu kampanya dememin en önemli sebebi, “hayır”ın taşıdığı olumsuzluk. Bu olumsuzluk “hayır”cıların, “evet”çilerin aksine yeni bir şey önermiyor oldukları gerçeğiyle bir araya geldiğinde iyice dezavantajlı bir durum yaratıyor. Şu halde çözmemiz gereken bir başka bilmece de bu değişime “hayır” diyenlerin ne önerebilecekleri.

Malum CHP elini atığı mevzuyu çürütüyor. HDP, tam da bu dönemeç iktidar açısından kazasız belasız dönülebilsin diye rehin alınmış durumda. Siyaset yapılabilecek diğer kamusal alan ve kurumlar da yıllardır görülmemiş baskı mekanizmaları altında harabeye dönüştürülmüş haldeler. Bırakın üniversiteleri, liseler bile sıkı kontrol altında. Dolayısıyla “hayır” kodlu kampanyanın, referandum sonrası için öneri geliştirecek ne alanı ne de aktörü var gibi görünüyor. Ve bu büyük bir kriz. Öyle bir kriz ki, Erdoğan’ı başa çıkılamaz, karşı konulamaz bir lider gibi gösteriyor. Fakat bu da yine avantaja dönüştürülebilecek bir dezavantaj. Çünkü Erdoğan artık babacan, karizmatik, arada mizaha da başvurabilen insan ve lider konumunu kaybetmiş durumda. Babacanlığın yerini öfke, karizmanın yerini ürkütücülük, mizahın yerini ise tehditler aldı. Fakat onun  bu “yeni” olmaktan çok artık saklayamadığı özelliklerini saymak da doğru yöntem değil. Çünkü Erdoğan karşıtlığı, Erdoğan ve taifesinin en çok sevdiği söylem. Erdoğan’ı bu yöntemle tek mutlak özneye dönüştürerek istedikleri mevzuya istedikleri şekli verebiliyorlar. Daha da beteri, bu söylemle bunca yılın en kudretlisi Erdoğan’ı her hal ve gidişatın mağduru ilan edebiliyorlar. Dolayısıyla anayasa değişikliğine muhalefet ederken Erdoğan’dan uzak durmak elzem. Bunun yerine insanların kendi hayatlarına, şimdiki hallerine ve gelecek beklentilerine odaklanmak, kampanyayı muhabbet ve dertleşme olanağına dönüştürerek her alana saçılmış düşmanlık tohumlarını gerekirse tek tek temizleyecek bir siyasi harekete irca etmek mümkün. Bu imkanın tek koşulu da sabır.

“Hayır” kodlu kampanyanın en büyük avantaj ve dezavantajlarından biri de merkezsiz oluşu. Herkes kendi usulünce ve dilince karşı çıkıyor bu anayasa değişikliğine. Her usulün ve dilin bir muhatabı olacağı ortada. Zaten avantajı da burada. Öte yandan bu usul ve dillerin kimi muhatapları yabancılaştıran bir işlevi olacağını da göz önünde bulundurmak lazım. Ki bu da Erdoğan ve taifesinin başvuracağı cepheleştiren, farklılıkları ürkütücü uçurumlara dönüştüren söyleme hizmet etmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Daha pek çok mesele var, ancak bu saydıklarımdan yola çıkarak yapılacak kampanyanın dili ve içeriği hakkında aklıma gelen öneriler şunlar:

“Hayır” ilk bakışta iyi bir slogan gibi dursa da “evet”in karşısında arzu ettiği cepheleşmeyi yaratıyor. Bugüne kadar kendim de çok “hayır” dedim, ancak bundan böyle çok lazım olmadıkça “hayır” dememeyi, “hayır”ı sloganlaştırmamayı öneriyorum. “Hayır” referandum öncesinde siyaset yaparken değil, sandıkta söyleyeceğimiz söz olsun. O güne kadar söyleyecek çok sözümüz var zaten.

Muhatap alacağımız ve bu defa hakikaten ketenpereye getirilen insanları bir kitlenin parçası olarak görmek yerine, her birini kendi koşulları içinde varolma mücadelesi veren tekil insanlar olarak görmeyi öneriyorum. AKP bu defa kitle siyasetine ve kitleselleştiren söyleme her zamankinden çok abanacak. Çünkü bu defa yaptığı şey Erdoğan dışında kimseyi ilgilendirmiyor. Sokağın hiçbir derdine çare olmayacak. Erdoğan dışında kazananı olmayacak bu yarışın. O yüzden de sokaklar, bireyler, mahalleler kolay bir karşılık bulamayacaklar “evet” kampanyasında. Hazır muhalefet bu kadar merkezsizleşmişken, “bak kardeşim bir çıkarım yok bu işten, ama senin de yok, oturup konuşalım” diyen, kestirip atmayan, tafsilatlı açıklama yapmaktan kaçmayan ve tabii o tafsilatı da kulaktan dolma bilgilere dayandırmayan, ille de muhatap alan, ille de muhatabının gözünün içine bakan bir söylem geliştirebiliriz. Uzun zamandır siyaset propagandaya indirgenmiş durumda, insanlar da propagandayla kendilerinden her isteneni yapabilecek iki ayaklı muamelesi görüyorlar. Bunun dışında bir siyaset imkanı sunmanın en azından cepheleştiren siyasetin bir ayağını boşta bırakacağını düşünüyorum.

Bir başka önemli mesele bu referandumu, anayasa değişikliği ekseninden çıkartıp son 15 yılın muhasebesine nasıl dönüştüreceğimiz. Bu noktada gönlü Erdoğan’a arzu ettiği mutlak gücü vermekten yana olana sorulacak soru çok.

Bugüne kadar ne zaman istediyse destek verdiğin bu kadro, bu adam, gerçekte sana ne verdi, bunun karşılığında neyini eksiltti diye sormak ve aslında insanları konuşturmak lazım.

Şimdiye kadar gördüğüm kampanyalardan birinde ünlüler konuşturuluyordu. Bu da sanki AKP’nin ünlü kartına karşı kendiliğinden ve hızlı bir refleks görüntüsü veriyordu. Oysa AKP ünlüleri konuşturuyorsa bizim ünsüzlerin sesine kulak kabartmamız gerekir.

Dahası AKP kendi kampanyasını neyin üzerine kuruyorsa bizim öbür tarafa bakmamız icap eder. Evet çok paraları var ve çok güçlüler. Tüm kamusal imkanları kendi hizmet tekellerine almış durumdalar. Ama aynı zamanda bu güç ayaklarına da dolaşmakta. Anayasa değişikliğine olan muhalefetin, bu kabalaştıran gücün giremeyeceği alanlarda etkili olması çok daha muhtemel.

Bir başka mesele de AKP’ye oy veren seçmenle, daha doğrusu memleketin önünde AKP’den başka seçenek görmeyen muhatapla nasıl konuşulacağı. Elbette hakir görmek ve 15 yılın acısını ondan çıkartmak doğru değil. Öte yandan riyakârlık yapmak da en az ilk seçenek kadar yanlış. Kibrin dili kadar uzak durmak lazım CHP’nin sık sık başvurduğu riyanın dilinden de. Geriye eşit kabul ederek konuşmak kalıyor ki bu denli eşitsiz bir ortamda yurttaşlar arasındaki yine yurttaşlığa dayanan hukuka referans veren bir eşitlik söylemi geliştirmek hem çok zor hem de çok gerekli.

Son 15 yılın muhasebesini yaparken işe mahallelerden başlanabilir. Erdoğan kimsenin hayat tarzına müdahale etmediğini söyledi. Oysa ilk yaptığı ve şimdi de yine en çok yapmak istediği işlerin başında mahalleleri (öncelikle içinden çıktığı mahalleyi, çünkü o mahalle ona sürekli aslında ne olduğunu hatırlatıyor, tıpkı komşu mahallenin ona sürekli ne olmadığını hatırlatması gibi), dolayısıyla birlikte yaşama ihtimalini ortadan kaldırmak geliyor. Şimdi herkesi, gelir ve hayat görüşü açısından kendi benzeriyle aynı mahalleye sıkıştırdı ve bu sıkışmadan arzu ettiği her türlü korkuyu devşiriyor. Yapabilirsek insanlara birbirimizden duyduğumuz korkunun ne kadar yeni olduğunu hatırlatmamız gerekiyor. Özsaygının, farklı olandan kaçmakla değil, onunla birlikte yaşayarak edinilebileceğini iktidarın bu dönemeci gönlünce geçmesi halinde, ne evet ne hayır diyenlerin artık kendilerine ve birbirlerine saygı duyma ihtimallerinin kalacağını ifade etmenin bir yolunu bulmamız lazım. 

Bu son söylediğim naifçe duruyor, farkındayım. Ama dindarların, muhafazakârların, hatta milliyetçilerin üzerlerine giydikleri zelil mağduriyet gömleğinin başka alternatifi de yok gibi görünüyor.

Anayasa değişikliğine muhalefet edeceğimiz zeminlerin başında elbette sosyal medya geliyor, ancak yeterli olmadığını hepimiz biliyoruz. Hatta buraları fazlaca slogana boğmak, sokakta, evlerde, mahallelerde, kahvelerde, iş yerlerimizde yapacağımız muhabbet ve muhalefeti boğabilir. O yüzden dengeyi ve dili bağırmama ilkesi üzerine kurmak lazım sanki.

Kısa sloganların etkisine ben de inanıyorum. Ama o sloganlara sıkışıp kalmadan, her bir sloganı hikayesi ve önermesiyle uzun uzun anlatan metinler yazmaya da erinmemeli.

Sözün bittiği yer de bitti çoktan. Belki referandum öncesi dönem sözün yeniden başlayabileceği bir imkâna dönüştürülebilir. Zaten başka da bir yolumuz varmış gibi görünmüyor.

* Ne zaman elimi bu meselede bir şeyler yazmak için klavyeye götürsem bir şey beni durduruyor. Çünkü şu anda Türkiye’de değilim. Bir işin ucundan tutamıyorsam susup oturmam gerektiğini düşünüyorum. Mesafe söyleyeceklerimin havada kalmasına neden olacakmış gibi geliyor. Öte yandan dindarlığın ve İslamcılığın içinde büyüdüm. Aşağı yukarı 20 yıldır gerek gazeteci, gerek akademisyen olarak hem dindarlığa, hem İslamcılığa, hem de kendilerine kimlik olarak bu etiketleri seçenlerle dünyanın geriye kalanı arasındaki gerilimlere kafayı takmış biri olarak yazmamanın, konuşmamanın sorumsuzluk olacağını da düşünüyorum. Bu paragrafı yazmamın sebebi ise kuşkusuz derdimi beyan etmek. Yani sözümün yaralı olan yerinin ben de farkındayım.

** Zaten bu metni böyle olması lazım gelir diye de yazmıyorum. Burada yazdıklarım yerden yere vurularak da olsa önümüzdeki meseleye biraz daha dikkatli bakılmasını sağlasın, başka da bir şey istemem.